> Engeloji

Translate

3 Şubat 2013 Pazar

SESİ GÖRMEK!


Hiç duymayan biri için sesin ne ifade ettiğini hep merak etmişimdir. Bir olgu var. İnsanlar bunu biliyor. Onun yardımıyla anlaşıyor. Pek çok şeyi onunla algılıyor… Siz işitme engelliyseniz bu olgudan asla haberdar olamıyorsunuz!  Ses sizin için ne ifade eder? Sesi nasıl algılarsınız? Bunu Christine Sun Kim’le ilgili yazıyı okuduğum ve kısa filmi izlediğimde anladım. The Selby projesiyle bilinen Todd Selby Christine’in ilginç çalışmalarını kısa film haline getirmiş…
İşitme engelli olan Christine Sun Kim, Amerika’da yaşayan Asyalı bir performans sanatçısı… Christine, hep “Sese sahip olmak nedir?” sorusunu düşünerek büyümüş… “Doğal olarak duyabilen insanlar sesi sahipleniyor ve onun hakkında konuşma hakkına da sahip oluyor. Neyin doğru ses olduğuna dair bir sürü geleneksel fikir vardı, etrafta… Bana sessiz olmamı söylerlerdi. Geğirme, ayağını sürüme, yüksek sesler çıkarma gibi… Onların seslerine saygı duymayı öğrendim. Sesi onların tekelinde görüyordum…”diyor.
Christine, küçükken ailesiyle kurduğu iletişim çoğu zaman onun kafasını karıştırmış… Ailesi aynı anda hem İngilizce hem de işaret dili öğrenmeye çalışıyormuş. Çünkü farklı dillerden ve dilbilgisi kurallarından parçalar öğreniyormuş. Kafası bu yüzden çok karışmış... İfade etmek istediği fikirleri varmış ama ifade edemiyormuş. Bu onu çok yıpratmış… Sesinin boğulduğunu hissediyormuş ve sanki gerçekten boğuluyormuş gibi oluyormuş… Kendi dil kısıtlamalarının içinde hapsolmuş. O anlatırken ne kadar zorluk çektiğini anlıyorsunuz.
 
İşitme engelli Christine, ses dünyasının dışında kalmak istemediğinden, ses ile başka bağlantılar kurmanın yollarını aramış... Şimdi ise yaptığı performans çalışmalarıyla ses üzerinde hak iddia ediyor. Sesi anlamak, sesi tanımak, sesi keşfetmek için yaptığı çalışma çok ilginç… Christine Sun Kim, “Sesin fiziksel biçimlerini” keşfetmek için yola çıkıyor. Bir kayıt aletiyle sokağın sesini, gelip geçenlerin konuşmalarını, araç ve korna seslerini kaydediyor. Sonra da stüdyosunda kayıt aletinden çıkan bu seslerin etkisini başka nesneler üzerinde deniyor.
Performansı ile ilgili olarak “Benim çalışmalarım sesin fiziksel haliyle ilgili… Sesin kabaca başka bir biçime çevrilmesi, aynı zamanda performans da içeriyor. Sesin ne olduğunu bir şey aracılığıyla, yorumlamadan sesi keşfetmek istiyorum. Sesin anlamını kendi deneyimlerimle bulmak istiyorum. Daha büyük kitlelerle bağlantı kurmak ve onlara ulaşmak için sesi bir vasıta olarak kullanmak istedim. Benim misyonum buydu” diyor.
Performans alanında çok özgür olduğunu söyleyen Christine, “Performans sırasında her şey bedenimin içinde başlıyor, organik ve ham… Bazen etkisi şiddetli ve sert oluyor. Bu da titreşimleri bedenimde hissetmeme yol açıyor. Fiziksel bir şey oluyor. Bedenimi hareket ettiriyor. İşaret dilinin aksine ses titreşimleri organları etkileyebiliyor ve içsel işaret dili ise kinetik nedeniyle daha dışsal ve mekânsal. Sadece kulaklarımızla değil, gözlerimizle de duyalım! Asıl o ideal olur. Büyük resme bakalım…” diyor. Böylece sesi duymuyor belki ama yaptığı performanslarla sesi görüyor!

27 Ocak 2013 Pazar

VİCDANLAR ENGELLİ OLURSA…


Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan “Bakıma muhtaç engellileri köle gibi alıp satıyorlar” haberi duyan herkesi çok etkiledi. Nevşehir’de bir bakım merkezinde meydana gelen bu talihsiz olay gerçekten çok üzücü… Engellilerin mal gibi, köle gibi alınıp satılması insanı dehşete düşürüyor. Bu nasıl bir insanlık anlamak mümkün değil. İnsanlık nereye gidiyor diye düşünmemek elde değil… Üstelik bu bize yansıyan bir bölümü… Belki bilmediğimiz kayıt altına alınamayan bunun gibi yüzlerce vaka vardır.
2006 yılından bu yana devlet engellinin ailesine ya da kaldığı bakım merkezine maddi destekte bulunuyor. Özel bakım merkezleri her hasta için devletten asgari ücretin iki katı para alıyor. Böyle olunca da bu insani uygulama kısa sürede sadece maddi menfaat peşinde koşan kişiler tarafından istismar edilmeye başladı. Bakıma muhtaç engelliler rant kaynağı haline geldi. Engelliye İnsan gözüyle bakılmıyor, para gözüyle bakılıyor!
Haberden sonra gelen tepkilerden dolayı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olaya el koydu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, bu görüntülerin üç yıl öncesine ait olduğunu ve kurumun o görüntüler nedeniyle kapatıldığını açıkladı. Bakanlık ayrıca, bu merkezlere yüksek standartlar getiren, sıkı denetim ve yaptırımlar öngören yeni bir yönetmeliğin hazırlandığı, yönetmelik yayınlanıncaya kadar da yeni merkez açılmaması konusunda karar alındığını belirtti.
 
Bakanlık, bu konuda çok hassas… Bu tür bakım merkezleri için yeni standartlar getirileceğini ve çok sıkı denetime tabi tutulacaklarını bildirmişler... Bu konuda nasıl sağlıklı bir denetim yapılır bilemiyorum. Keşke olabilse… Ama zor, çok zor… Denetimden ziyade bu kurumlarda çalışanların insani değerlere sahip olması her şeyden daha önemli… Kendi normal çocuğuna bile tahammül gösteremeyen ebeveynler var. “Olur mu? Öyle şey…” demeyin oluyor! Bunun yanında yedi kat yabancı birine şefkatle yaklaşan kişiler olabiliyor. Bakım merkezlerinde çalışanların empati yeteneği yüksek, şefkatli, sabırlı, merhametli, öfke kontrolünü yapabilen ve vicdanlı kimseler olması gerekir. Yoksa bu tür vakalara daha pek çok yerde rastlanır.
Bu konu çok hassas bir konu… Bu konu kanayan bir yara… Engellilerin çoğu derdini anlatacak ve kendisine yapılanı şikayet edecek durumda da değil. Muhtaç haldeler… İnsanlıktan çıkmış davranışlarla karşılaşabiliyorlar… Yani suistimale çok açık bir alan… Böyle olunca da her şey vicdanlara kalıyor. Vicdanlar engelliyse maalesef yapılacak bir şey yok.
Kabul edelim ki engelli, hasta, yaşlı veya bakıma muhtaç kimselere hizmet vermek güçtür. Bunu dikkate almak gerekir. Denetimden ziyade bu tür yerlerde çalışanlar çok özenle seçilmeli… Bu seçme nasıl bir yöntemle olur ve nasıl bir sertifika almaları gerekir bilemem… Ama bu merkezlerde çalışacak personel mutlaka sosyal hizmet uzmanı, psikolog, pedagog, psikiyatr gibi kişilerin bulunduğu bir grup uzman tarafından ve çeşitli mülakatların yapıldığı bir dizi eleme sonucunda seçilmelidir. Seçilebilir mi? Evet seçilebilir… Bu seçim çok önemli…
 
ALİYE YÜCEL

20 Ocak 2013 Pazar

“MEHMET ALİ BİRAND” OLMAK



Geçtiğimiz gün hayatını kaybeden Mehmet Ali Birand’ın engelli olduğunu pek çok kişinin bilmediğini tahmin ediyorum. Hakkında pek dile getirilmeyen, kendisini sadece televizyonlardan tanıyanların bilmediği bir durum engelli olduğu… Ben de çok geç öğrendim. Ayşe Arman geçtiğimiz ay Mehmet Ali Birand’la yaptığı röportajında merak ettiğim bu konuyu onun ağzından yazmış… Ayşe Arman bu konunun hikayesini Can Dündar’ın Mehmet Ali Birand’ın hayatını yazdığı “Birand - Bir Ömür, Ardına Bakmadan” isimli biyografiden okuyor.  
Öğreniyoruz ki, Mehmet Ali Birand’ın bacağının sakatlığı iki yaşında küçük bir çocukken olmuş… Pek çok engelli birey gibi bunun bedensel ve ruhsal sıkıntılarını çekmiş… Ayşe Arman “Hayatınızdaki dönüm noktalarından biri bacağınızdaki yara.” O kazanın hikayesini bir de sizden dinleyelim.” diyor. Mehmet Ali Birand bacağının nasıl sakatlandığını şöyle anlatıyor:
“Erenköy’de ahşap bir köşk… Kömür sobası iyice ısıtılmış. Üzerinde bakır bir güğüm içinde fokur fokur su kaynıyor. Annem, suyu leğene alıyor, birazdan soğuk suyla ılıştıracak, daha yapmamış sonra abimle beni yıkayacak. Ben de acayip yaramazım, yürümeyi yeni öğrenmişim, arkadan anneme doğru koşup sırtına atlayıveriyorum. Annem, “Amaaan! demeye kalmadan, sol ayağım kaynar suyun içine dalıyor. Annemin çığlıklarıyla benimki birbirine karışıyor. Üzerimde pazen bir pijama var, zor bela çıkarıyorlar. Pijamayla birlikte, bacak derim sıyrılıyor…”
 
Sadece sol bacağı yanıyor ama anlattığından büyük bir hayati tehlike atlattığı anlaşılıyor. Ateşi çıkıyor, bir türlü düşmüyor. Serum veriliyor. Ölümden dönüyor. Sonra da yıllarca sürecek hastane maceralarına başlıyor. Bir yılını hastanede geçiriyor. Hayatını etkileyen beş önemli ameliyat oluyor. Yanlış tedavi ve bacak kemiğinin kendi kendini onaramayışı Birand’ı “aksak” yapıyor.
Ayşe Arman’ın “Kendinize neyi ispat ettiniz?” sorusuna “Benden de bir şey olabilirmiş! O topal, sıradan, vasat ve obez çocuktan…” diye cevap vermesi ne çok şey anlatıyor. Kendine önceki bakışı ile şimdiki bakışı arasındaki fark ve geldiği nokta çok çarpıcı…
Engelli olmasıyla ilgili en vurucu soruyu Ayşe Arman şöyle soruyor: “Sizdeki başarma arzusunun sebebi bu kaza mı?” Mehmet Ali Birand bu soruyu da şöyle cevaplıyor: “Evet muazzam kamçıladı beni! Bacağımın kısalığını kapatabilmenin yolu başarmaktı. Hayatım boyunca bunun için uğraştım. O “Topal” lakabından kurtulmalıydım.” Bunu Mehmet Ali Birand'ın ağzından duymak çok etkileyici… Bazı lakapların engelliyi nasıl incittiğini anlamak hiç de zor değil! Hırsını, azmini, başarma isteğini bacağının durumundan almış… O, topal lakabından kurtulmak için, ona topal denilmesin diye, “Mehmet Ali Birand” olmuş…

ALİYE YÜCEL

13 Ocak 2013 Pazar

BU GOL KIZIM İÇİN…

 

“Brezilyalı ünlü futbolcu Romario kızı için milletvekili oldu.” haberini duyduğumda bir an şaşkınlık yaşadım. Bir baba kızı için neden milletvekili olur ki? Eğer çocuğu engelliyse; bir şeyler yapmanın ve bazı şeyleri değiştirmenin gereğini görürse olur. İşte efsane golcü Romario de Souza Faria da bu yüzden siyasete atılmış ve milletvekili olmuş… Kızı için farklı bir sahada kendini göstermek istemiş!
Ünlü futbolcu Romario, 2005 yılında altıncı çocuğu Ivy’nin Down Sendromlu olarak doğmasından sonra çaresiz kalıyor. Ama çabuk toparlanıyor. Önce Brezilya’dan Amerika’ya transfer oluyor. Kızını daha iyi tedavi ettirmek için… Ama bazen para bile yetmez olur. Para ile elde edilemeyecek şeyler olur. Çünkü bir yerde tıkanır ve “Nasıl bir çare bulabilirim?” noktasından “Neleri nasıl değiştirebilirim?” noktasına gelir. Bunlara bir çare, bir yol bulmak gerekir. Romario böyle yapmış... Politikanın uygun bir yol olabileceğini düşünmüş… Brezilya Sosyalist Partisi’ne girmiş ve 2010 yılında Rio de Janerio milletvekili olarak kongreye seçilmiş… Tüm bunları Down Sendromlu kızı için yapmış…
Bilmeyenler için; Down Sendromu genetik bir farklılıktır. Vücut hücrelerinin 46 yerine fazladan bir kromozoma yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromlular farklı bir yüz görünümüne sahiptirler. Hepsi birbirine benzer. Çok sevimlidirler. Down Sendromlu çocuklar yavaş büyürler, yavaş öğrenirler. Zeka sorunları vardır. Problem çözmede ve karar vermede çok zorlanırlar. Özel eğitim ve fizik tedavi görmeleri gerekir. Ancak böylece günlük yaşantılarını sürdürmek için gereken bazı şeyleri öğrenebilirler.  
 
Her engelli gurubunda olduğu gibi Down Sendromlu çocukların da sağlık, bakım, eğitim ve çalışma gibi alanlarda çeşitli sorunları olur. Tüm bunlara çözüm bulmak için Down Sendromlu bireyler ve aileleri büyük mücadele vermeleri gerekir. Bu dünyanın her yerinde böyle olduğu için Romario da kızı Ivy için neler yapabileceğini düşünüyor sonra siyasete atılmanın gerekli ve anlamlı olduğuna karar veriyor.
Futbolcuyken antrenmanlara bile devamda zorluk çeken Romario, Brezilya parlamentosunda hiç devamsızlık yapmamış! Parlamentonun en çalışkan, en açık sözlü milletvekillerinden biri ve engelli haklarının savunucusu olmuş… Pele’den sonra dünyanın en çok gol atan ikinci futbolcusu ve Altın Ayakkabı sahibi Romario kızı için, “Bu bana bir hediye! Ben daha mutlu, daha sabırlı ve daha hoşgörülü bir adam oldum. Kızım bana siyaset için bir amaç sunarak, olgunlaşmama yardım etti” diyor.
Engelli haklarına odaklanan Romario, adını kısmen kızından alan bir yasanın onaylanmasında çok önemli rol oynuyor. Bu yasa ile engellilere özel devlet yardımı sağlanıyor. Bu yasanın çıkması için çalışmalar yaparken milletvekili arkadaşlarının ağırdan almasından dolayı çok zorlanan Romario, yasanın çıktığı gün çok mutlu oluyor. “Şimdiye kadar binin üzerinde gol attım. Ama bugün attığım golü hiçbirine değişmem!” diyor. Farklı sahadaki bu golü kızı ve tüm engelliler için atıyor…
 
ALİYE YÜCEL
 
 

 

6 Ocak 2013 Pazar

AŞK HER DİLDE AYNI…



Uzun zamandır “Başka Dilde Aşk” filmini yazmak istiyordum. Yani, bu yazı biraz geç kalmış bir yazı… Film, engelli duyarlılığı adına yapılan en güzel Türk filmlerinden biri… İşitme engelli bir genç adamla, hiçbir engeli olmayan bir genç kızın hikayesi… Film, konuşmadan anlaşmak mümkün müdür? Sorusunu soruyor ve cevaplıyor.
Filmin konusuna gelince: İşitme engelli Onur, bir kütüphanede çalışmaktadır. Babası, Onur küçükken onu ve annesini terk etmiştir. Onur, bundan kendini sorumlu tutmuş ve konuşmayı öğrendiği halde konuşmamıştır. Galatasaray kürek takımında olan Onur takım arkadaşının nişan partisinde Zeynep’le tanışır. Hiç konuşmadan geçen gecenin sonunda Zeynep Onur’un işitme engelli olduğunu öğrenir. Ancak yine de ondan vazgeçmez... Bir çağrı merkezinde çalışan ve hiç tanımadığı kişilerle devamlı konuşmak zorunda kalan Zeynep, konuşmadan anlaştığı Onur’la çok mutludur…
Filmde Onur’u Mert Fırat canlandırıyor. Nasıl başarılı anlatılmaz, görmek lazım. Oynamamış, yaşamış sanki… Filmi seyredip daha sonra Mert Fırat’ı konuşurken görürseniz bir an şaşkınlığa uğrayabilirsiniz!  Aaa! Bu adam konuşuyormuş diye! Aynı zaman da senaryo da ona ait. Kafasında işitme engelli birinin hikayesi varmış ve bunu filmin yönetmeni İlksen Başarır’a anlatmış senaryo haline getirmişler ve çok güzel bir iş başarmışlar… Mert Fırat, bu senaryoyu yazarken bir arkadaşından etkilenmiş… Zaten rolünü bu kadar güzel oynamasını bir işitme engelliyi tanımasına bağlıyorsunuz. Başka türlü nasıl bu denli gerçekçi olabilir ki… 
Mert Fırat, Saadet Işıl Aksoy ve Lale Mansur bu film için işaret dili öğrenmişler… Mert Fırat’ın dışında başta Zeynep rolündeki Saadet Işıl Aksoy ve Onur’un annesini canlandıran Lale Mansur olmak üzere diğer oyuncular da çok başarılı… Saadet Işıl Aksoy çok doğal… Lale Mansur’a gelince engelli birinin annesi nasıl olursa aynen öyle…
Film, engelliye toplumumuzda nasıl bakıldığının örneklerini ve mahalle baskısını gösteriyor. Zeynep’in arkadaşları “Aslında sağır olmasa yakışıklı çocukmuş…” ve “Annen, baban Onur’un halini öğrenince ne olacak?”, Zeynep’in babası ise “Neyini eksik ettik ki, eksik bir adamla birliktesin?” diyebiliyor! Onur’un annesi Zeynep’in engelli olmadığını öğrenince ilişkilerini onaylamayıp oğluna “Ben seni düşünüyorum, üzülmemen için…” diyor. Onur ise tüm bunlar için annesine “Babam utandığı için… Sen korktuğun için…” diyerek engellilere bakışlardaki yanlışlığı dile getiriyor.
Filmde çok etkileyici sahneler var. Ama birkaç sahne var ki… Sadece bunlar için bile bu film seyredilir. Zeynep ve Onur’un ağladıkları sahne, Onur’un annesiyle tartıştığı sahne,  bir de psikolojik engelli komşularına jest yaptıkları sahne… Öyle sarsıcı ki… Öyle duygu yüklü ki… Etkilenmemek mümkün değil.
Film, romantik komedi ama çok önemli sosyal mesajlar veriyor, hem de insanın gözüne sokmadan ve duygu sömürüsü yapmadan… İşitme engellilerin dünyasını da çok güzel ayrıntılarla (çalar saat işlevini gören sallanan yatak gibi) anlatmış… Filmin alt yazılı olarak yayınlanması ve böylece işitme engellilere de ulaşması çok yerinde… Sonuç olarak hala seyretmemiş olanlar varsa mutlaka seyretmeli…
ALİYE YÜCEL

30 Aralık 2012 Pazar

BAŞARIDAN BAŞARIYA KOŞMAK




Annalisa Minetti adını duydunuz mu? Annalisa Minetti’nin çok etkileyici bir hayat hikayesi var. Yaptığı ve başardığı işler insanı şaşırtıyor. O daha küçük yaşta iken halk arasında tavuk karası denilen hastalık nedeniyle görme oranı düşüyor. 18 yaşına gelince de tamamen görmez oluyor. Ama o asla pes etmiyor ve bu engeliyle en iyi şekilde yaşıyor. O; hem güzellik yarışmasında dereceye giren bir model, hem müzik yarışmasında birinci olan bir şarkıcı, hem de madalya olan bir sporcu oluyor.
Annalisa Minetti, 1997 yılında, 20 yaşındayken İtalya Güzellik Yarışması’na katılıyor. İlk on genç kız arasına seçiliyor ve Miss Gambissime (Miss Süper Bacaklar) unvanını kazanıyor. Misstalia’da finale kalanların arasında görme engelli bir yarışmacı olduğu ortaya çıkıyor. Minetti, görmediği halde podyumda rahatlıkla dolaşmış ve seyirciler de bunu hiç anlamamış… Ne büyük bir özgüven sahibi değil mi?
Finale kaldıktan sonra görmediğini ve bunu nasıl belli etmediğini şöyle anlatmış… O, yarışmada kulağının içine bir radyo alıcısı yerleştirmiş ve sevgilisi tarafından yönlendirilmiş… O yürürken sevgilisi ne yöne gideceğini, nerede duracağını, kaç adım atacağını fısıldıyormuş… Böylece Annalisa Minetti bu komutlara uyarak podyumda hatasız olarak yürüyormuş… Bu açıklamadan sonra ülkesinin tarihinde ilk görme engelli güzellik yarışmacısı olarak çok ilgi ve destek görüyor.
 
Annalisa Minetti ayrıca küçük yaştan beri müzikle de ilgileniyor. Miss Italia’da dereceye girmesinden bir yıl sonra, 1998 yılında ülkesinin en önemli müzik festivallerinden biri olan Sarremo Müzik Festivaline katılıyor. “Senza te o con te” şarkısıyla birinci oluyor. Böylece bu konuda da yeteneği olduğunu, başarılı bir şarkıcı olduğunu ispatlıyor.
Minetti, modellik ve şarkıcılığın yani sıra spor da yapıyor. Yardım kampanyalarının yüzü oluyor. Bu arada evleniyor ve “Görme engelliyim, çocuk bakamam” demeyip, çocuk sahibi oluyor. Futbolcu eşi Gennaro Esposito ile çok mutlu bir evliliği var. Yani sadece kariyer ve başarı peşinde koşmuyor. O, aynı zamanda iyi bir eş ve anne…
Gelelim 2012 yılına… Minetti, Londra 2012 Paralimpik Oyunları’nda kadınlar 1500 metrede yarıştı. Görme engellilerin katıldığı T11 kategorisindeki koşuyu, kılavuzuyla beraber dünya rekoru kırarak tamamladı. 4:48:88’lik derecesiyle T12 kategorisinde 3. sırada yer alarak bronz madalya aldı. “Süper Bacaklar” bu kez de koşarak büyük bir başarı elde etti.
Başarıdan başarıya koşan Annalisa Minetti, bu son başarısını oğlu Fabio’ya hediye ediyor. “Her şey mümkündür. İstenildiğinde başarmanın mümkün olduğunu ispatladım. Mutluluğumu tarif etmem çok güç… Umarım gelecek nesiller için bir şey başarabilmişimdir” diyerek; engelli ve engelsiz herkese önemli bir mesaj veriyor.
 
ALİYE YÜCEL

23 Aralık 2012 Pazar

CLEMENTINE



1980’li yılların çizgi filmi Clementine… O yıllarda çocuk olanlar bu çizgi filmi mutlaka hatırlar. Ben de kardeşlerim nedeniyle biliyorum.  Önce TRT 1’de yayınlanmıştı. Daha sonra da Show TV’de… Çizgi filmin konusu Clementine isimli tekerlekli sandalyede turuncu saçlı küçük bir kızın etrafında geçiyordu.
Clementine, Fransız ve Japon ortak yapımı bir çizgi filmdi. Türü fantezi, dram korku ve gerilimdi. Küçük çocuklar için korku ve gerilim dolu sahneleri vardı. Buna rağmen çok sevilen bir çizgi diziydi. Her bölümü korku, heyecan ve coşku ile seyrediliyordu.  Müziği de çok etkileyiciydi. O dönem bu çizgi filmi seyredenler bugünün korku ve gerilim filmlerini ilgiyle seyrediyor olmalı…
Clementine çizgi filminin konusuna gelince: Clementine’in 10 yaşlarında küçük bir kızdı. Babası Alex ise başarılı bir Fransız savaş pilotuydu. Bir gün Clementine’in yaşadığı şehre Molache adında bir sirk geliyordu. Bu sirk Malmoth denilen çok kötü ateşten bir yaratığın kontrolü altındaydı. Malmoth’u bir hizmetkarı olan Molache, Clementine’in babasıyla bindiği uçağı sabote edip düşürüyordu.
Clementine, bu kazadan sonra kendini kötü yaratık Malmoth’un mağarasında buluyordu.  Ama mavi bir balon içinde uçan Hemera adındaki bir peri onu kurtarıyordu. Hemera, topraktan yaratılmış, lila rengi uzun saçlara sahip iyilik timsali bir periydi. Yardımsever Hemera, Clementine’e onu zaman içinde yolculuklara çıkarmaya söz veriyordu. Hemera, o günden sonra Clementine için yakın bir arkadaş ve bir abla olacaktı...
 
Hastanede gözlerini açan Clementine acı gerçeği fark ediyordu. Artık yürüyemeyecekti… Çünkü çarpışmada bacakları felç olmuştu. Gündüzleri tekerlekli sandalyede yaşayacak, ama geceleri Hemera ile mavi balonun içine binip göklere yükselecek, zaman yolculukları yapıp maceralara atılacaktı. Ayrıca, Malmoth ve yaratıklarıyla savaşacaktı...
Clementine, çıktığı maceralarda yalnız değildi. Helix adında başında pervaneli şapkası olan konuşan kedisi ve gittiği ülkelerde edindiği arkadaşları da vardı. Çizgi filmin en güzel yanlarından biri her maceranın başka bir ülkede geçmesiydi. Clementine, dünyanın dört bir yanını hayal dünyasında geziyor. Japonya, Kanada, İtalya, Mısır ve daha pek çok ülkeye gidiyordu. Gittiği ülkelerin yerel kıyafetlerini de giyiyordu. Gittiği ülkenin kültürünü gösterdiği için eğitici oluyordu.
Hemera, Clementine’in korkularıyla başa çıkmasına yardım ediyor, gerçek hayatta ve hayal dünyasında yaşamanın yollarını gösteriyordu. Çok ilginçtir ki çizgi filmin yapımcısı Bruno Huchez bundan yola çıkarak engelli çocuklara yardım için Hemera ismini taşıyan bir vakıf kurmuştur.
Çizgi filmin başkarakteri Clementine olsa da Hemera’da en az onun kadar seviliyordu. Çocuklar için Hemera’nın mavi küresinin içinde Clementine’e yardım etmeye geliş anını seyretmek, paha biçilemezdi herhalde… Ne büyük bir sevinç, umut ve rahatlama anı… Her engellinin Hemera gibi bir arkadaşı olmalı galiba… Belki onunla engeli kalkmaz ama pek çok engeli aşmasında ona yardımcı olur!
 
ALİYE YÜCEL