> Engeloji : Film

Translate

Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2017 Pazar

CANIM OĞLUM DİYEBİLMEK


Seyretmeyi merakla beklediğim bir film var. Henüz vizyona girmedi. Yapılan haberlere göre çekimleri yeni tamamlandı. Yönetmenliğini Nihat Durak'ın yaptığı "Babam" filmi... Babam, bir baba ve zihinsel engelli oğlunun hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde; Çetin Tekindor, Melisa Şenolsun, Berker Güven, Erkan Kolçak Köstendil ve Cezmi Baskın var. Filmde Çetin Tekindor babayı, Berker Güven ise zihinsel engelli oğlu canlandırıyor. Dram yüklü bu film yılın en iddialı filmleri arasında yer alacak gibi...

Filmin konusu şöyle: "Yusuf (Çetin Tekindor) batacak olan konserve fabrikasını kurtarmaya çalışmaktadır. Bu arada karısı ölmüş ve zihinsel engelli oğlu Arif'le (Berker Güven) baş başa kalmıştır. Oğlunu, zihinsel engeli sebebiyle yıllardır kabullenemeyen ve iletişim kuramayan Yusuf, bu durumda büyük bir imtihan geçirmektedir. Genç öğretmen Feride (Melisa Şenolsun) ise atanamadığı için Yusuf'un fabrikasında çalışmaya başlar. Feride'nin ilgisi Arif'i değiştirmeye başlayınca, Yusuf 'un da oğluna bakışı değişir. Çevrede olanlar ve yaşadıkları Yusuf, Arif ve Feride'yi birbirine yakınlaştırır..."

Çekimleri Çanakkale Gelibolu'da yapılan filmin yönetmeni Nihat Durak, Babam filmi için şunları söylüyor: "Filmin bir yaşanmışlığı yok, birden çok şeyden esinlendim. Zeka özürlü bir çocuğun aile olarak yakınıyım. Bunun zorluklarını bire bir gözlemledim. Başka bir hikayeyle "Yusuf" karakteriyle buluşturdum. Filmde Yusuf'un farklı bir yaşam muhasebesine girmesini, oğlu ile ilişkisini restore etmesini işledim. Feride karakteri, Yusuf ve Arif'in yaşamlarının değişmesini sağladı."


Filmde zihinsel engelli Arif'i canlandıran Berker Güven daha önce de bir tiyatro oyununda engelli bir karakteri canlandırmış... Filmle ilgili olarak; "Zihinsel engelli bireylerle bir hafta vakit geçirdim. Sonra Amerika'ya gidip oyuncu koçlarıyla çalıştım, Türkiye'ye döner dönmez de çekimlere başladım. Zorlukları olan ama oynaması keyifli bir rol. Çetin Tekindor ile baba-oğlu oynamak bir oyuncunun yaşayabileceği en şahane duygu. Onun karşısında çok rahat oynadım, çok güzel sahneler çıktı. Bu filmde oynadıktan sonra yaşam enerjim geldi" diyor.

İşim, çevrem, ilgim gereği pek çok engelli ve ailesini tanıma fırsatım oldu. Her ebeveyn engele farklı yaklaşıyor. Her engeli çocuğun farklı zorlukları oluyor, ancak zihinsel engelli olunca iş daha zorlaşıyor. Bu durumun sosyal, psikolojik, maddi ve manevi her türlü zorluğuna katlanmak gerekiyor. Yük genelde annelerde oluyor. Bazı babalar engelli bir çocuğu kolay kolay kabullenemiyor. Engelli olan çocuğuna gereken ilgiyi gösteremiyor. Onu görmezden görebiliyor.

Engelli çocuklar, bu dünyaya böyle gelmek istemediler ki. Bu onların suçu değil. Engelli çocuk da, engelsiz çocukla aynı ilgi ve sevgiyi hak eder. Sevgi ve ilgiyi genelde anne gösterir. Mücadele ve yük anneye kalır. Ama ya iş bir gün babaya düşerse... İşte filmde bunlar anlatılıyor. Acaba nasıl anlatılmış, nasıl bir bakış acısı getirilmiş? Zihinsel engelli çocuk babası olmak nasıl aktarılmış? Filmde baba, zihinsel engelli oğluna nasıl davranıyor? En önemlisi de "oğlum", "canım oğlum"  diyebiliyor mu? Bunları görmek istiyorum.


ALİYE YÜCEL

28 Mayıs 2017 Pazar

ENGELSİZ FİLMLER FESTİVALİ


2013 yılında ilk kez Ankara Engelsiz Filmler Festivali, 5. yıldan itibaren Engelsiz Filmler Festivali adıyla Türkiye'yi dolaştı. 5-7 Mayıs tarihleri arasında Eskişehir, 12-14 Mayıs tarihleri arasında İstanbul ve 18-23 Mayıs tarihleri arasında Ankara'da gerçekleşti. Tüm festival etkinlikleri erişilebilir mekanlarda gerçekleştirilen festivalde tüm filmler; görmeyenler için sesli betimleme, duymayanlar için işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile gösterildi.
  
Engelsiz Filmler Festivali'nde "Engelsiz Yarışma",  "Engel Tanımayan Filmler", "Dünyadan",  "Türkiye Sineması", "Sinema Tarihinden", "Uzun Lafın Kısası", "Çocuklar İçin" ve "Otizm Dostu Gösterim" başlıklarıyla 34 film gösterildi.
Engelsiz Yarışma'da beş film yarıştı. Mehmet Can Mertoğlu'nun "Albüm", Kıvanç Sezer'in "Babamın Kanatları", Reha Erdem'in "Koca Dünya", Rıza Sönmez'in "Orhan Pamuk'a Söylemeyin Kars'ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var" ve Seren Yüce'nin "Rüzgarda Salınan Nilüfer" filmleri yer aldı.

Engelsiz Yarışma jüri üyeleri; yönetmen ve senarist İlksen Başarır, sinema yazarı Mehmet Açar, yazar ve oyuncu Nazan Kesal'dı.  Jüri üyeleri; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo Ödülünü belirlediler. Seyirciler, yarışmada yer alan filmleri Braille Alfabesi ile basılan pusulalar ile oylayarak Seyirci Özel Ödülünü seçtiler.


Yarışmada En İyi Film ödülü Reha Erdem'in "Koca Dünya" filmi, En İyi Yönetmen Reha Erdem oldu.  En İyi Senaryo "Albüm" filmiyle Mehmet Can Mertoğlu'nun oldu. Seyirci Özel Ödülü Rıza Sönmez'in "Orhan Pamuk'a Söylemeyin Kars'ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var" filminin oldu.

Filmlerini ilk kez sesli betimleme ve işaret dili çevirisiyle seyreden yönetmen, oyuncu ve film ekipleri; görme ve işitme engelli seyircilerin yaşadıkları sinema denetimlerini de tatmış oldular.

Engelsiz Filmler Festivali'nde bu yıl etkinliklere yenileri eklendi. Seyirciler, iki farklı proje ile sanal gerçeklikle tanıştılar. Körlük Üzerine Notlar: Karanlığa Doğru, adlı projede 1983 yılından itibaren görme yeteneğini yavaş yavaş kaybeden yazar John Hull'un tuttuğu sesli günlükleri görsel ve işitsel olarak deneyim sahibi oldular. Tekerlekli Sandalye Simülatörü ile ise; kullanıcıların hayatını tekerlekli sandalye sürdüren kişilerin şehirde karşılaştığı engelleri deneme imkanı buldular.  

ALİYE YÜCEL

12 Şubat 2017 Pazar

BENNUR


Medyada yer alan haberlere göre, AK Parti Bursa Milletvekili Bennur Karaburun'un hayatı beyazperdeye aktarılıyor. Geçirdiği trafik kazası sonrası omurilik felci olan ve hayatını tekerlekli sandalyede sürdüren Bennur Karaburun'un hayatı oldukça ilginç... Bennur Karaburun'un bu ilginç hayat hikayesini Diyarbakırlı genç prodüktör ve arkadaşları film yapacaklar. Filmin adı "Bennur" olacakmış. Oldukça çarpıcı bir isim... Ben-Hur'dan sonra Bennur! Bu da bizden bir kahramanlık hikayesi...

Gelelim Bennur Karaburun'un hayat hikayesine; 1973 yılında Bursa'da doğuyor. 23 yaşına kadar profesyonel olarak yüzme ve su sporları ile ilgileniyor. Türkiye dereceleri ve rekorları var. Uludağ Üniversitesi Tekstil Bölümü'nü bitirdikten sonra imalat müdürü olarak çalışıyor. 1996 yılında çalıştığı firmanın aracı ile bir trafik kazası geçiriyor. Kazada boynu kırılınca aylarca hastanede yaşam mücadelesi veriyor. O günden sonra omurilik felçlisi olarak tekerlekli sandalyede hayatını sürdürüyor. Ailesine destek için seyyar satıcılık yapıyor. Bu arada Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü'nü bitiriyor.

İki dil bilen Karaburun; engelli hale geldikten sonra kök hücre konusunda araştırmalar yapmış. Amerika ve Çin ile bağlantıya geçmiş. Kök hücre ameliyatı yapılmalı yapılmamalı mı diye tartışılırken o ameliyat olmuş... İlk kök hücre ameliyatı olanlardan... Kök hücre ile ilgili ; Eski Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, zamanın başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın doktorları ve Sağlık Bakanlığı ile görüşmeler yapmış. Öyle ki bu konuda çalışmalar yapmak için de milletvekili olmak istiyor. 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 yılında milletvekili seçiliyor.


Bennur Karaburun, TBMM'deki yasama çalışmaları, engelli sorunlarına çözüm çalışmalarının yanı sıra AK Parti'nin milletvekili çıkaramadığı illerde gönüllü milletvekili olarak çalışıyor. Partinin programlarıyla Doğu ve Güneydoğu'ya gidiyor. Bennur Karaburun, filmini yapacak Miraç Can Ergenekon ile Diyarbakır'ın Sur ilçesinde mağdur aileleri ziyareti sırasında tanışmış. AK Parti Diyarbakır İl Gençlik Kolları Başkanvekili olan Miraç Can Ergenekon ona refakat etmiş.

Miraç Can Ergenekon, o tanışmadan sonra Bursa'ya gelerek "Hayatınız engellilere güç verecektir. Onların hayata tutunmasına örnek olacaktır..." diyerek Bennur Karaburun'a hayatını film yapmayı teklif etmiş... Çok iyi de etmiş. Böylece gerçek bir engelli hikayesi film olacak. Yapımcı firma ve sponsor belli olmuş. Senaryo çalışmaları halen devam ediyor. Oyuncu kadrosu henüz belli olmamış. Bakalım Bennur Karaburun rolünü kim oynayacak. Benim aklıma bir kaç isim geldi bile...

Biz Bennur Karaburun'u dört yıl kadar önce, yağmurun altında tekerlekli sandalye ile giderken ıslanmaması için yanında şemsiyesini tutan arkadaşı ile birlikte bir fotoğrafta görmüştük. Bu fotoğraf medyada çok yer almıştı. Onun Bursa'dan AK Parti milletvekili adayı olduğunu ve sonra seçildiğini öğrendik. Seçildikten sonra o fotoğraf yine medyada yer aldı. Senarist ne yazar, yönetmen nasıl bir sahne çeker bilmiyorum. Ama "Bennur" filmi benim gözümde işte o yağmur sahnesiyle başlıyor...   

ALİYE YÜCEL

6 Kasım 2016 Pazar

ÖNCE VE SONRA


Senden Önce Ben (Me Before You) filmi, gazeteci ve yazar Jojo Moyes'in 2012 yılında yazdığı ve Çok Satanlar listesinde yer alan, aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Romanın kahramanının engelli olduğu öğrendiğim için merak ediyor ve okumak istiyordum. Ben okuma listeme aldığımda da romanın filme uyarlandığı haberleri çıktı. "Önce okusam mı? Yoksa seyretsem mi?" diye düşünürken, okumadan önce seyrettim. Artık okur muyum? Bilemiyorum. Ama seyredince yazmadan duramadım.

Filmin konusu şöyle: Will Traynor,  yakışıklı, zengin ve başarılı genç bir adamdır. Geçirdiği bir trafik kazası sonrasında felçli hale gelmiştir. Will, bu durumda yaşamak istemez. Dünyaya küsmüştür ve ölmek istemektedir. Louisa Clark ise bir kafede garsonluk yapan genç bir kızdır. İşten çıkarılınca yeni bir iş aramaya başlar. Ve Will'e bakıcılık yapmak üzere işe alınır. Farklı kültürlerden geldikleri için önceleri anlaşamasalar da zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında gelişen yakınlık ikisini de değiştirmiştir. Artık onları farklı ve zorlu bir sınav beklemektedir...

Senden Önce Ben, 2016 yapımı Amerikan, İngiliz ortak yapımı bir film. Romantik bir dram olan filmin yönetmeni Thea Sharrock. Bir kadının romanını, yine bir kadın filme aktarmış. Sharrock tiyatro yönetmeni, Senden Önce Ben onun ilk filmi. Filmin oyuncuları; Emilia Clarke, Sam Claflin, Jenna Coleman, Charles Dance, Janet McTeer,  Matthew Lewis ve Ben Lloyd-Hughes. Film, çok satan bir romandan filme aktarıldığı için olumlu ve olumsuz pek çok çeşitli eleştiri aldı.


Benim en büyük eleştirim hep aynı hikaye olması, hep aynı konunun ele alınması... Kaza sonucu engelli olan bir adam ve bakıcısının hikayesinin anlatıldığı en az beş film sayabilirim. Bunlar; İspanyol yapımı İçimdeki Deniz (Mar Adento), Bollywood yapımı Guzaarish, ABD ve Fransız ortak yapımı Kelebek ve Dalgıç (The Diving Bell And Butterfly), Fransız yapımı Can Dostum (Intouchables) ve Polonya yapımı Hayat Çok Güzel (Life Feels Good). Saydığım filmlerin hepsinden benzer, hatta birebir aynı sahneler var. Üstelik ikisinde de (İçimdeki Deniz ve Guzaarish) aynı ölüm isteği işleniyordu. Neden özgün bir engelli hikayesi bulunamıyor, anlamak zor.

Bunları söyledikten sonra tavsiye eder miyim? Evet ederim. Romantik filmleri sevenler izlemeli... Film aşka ve sevgiye inanmamızı sağlıyor. Ama yetiyor mu? İşte onun için seyretmek gerekiyor. Anlattığı daha çok şey var. Louisa'nın Will'e yaşama sevinci verme ve değiştirme çabası çok etkileyici. Böyle bir sevgili, eş veya arkadaş bulan bir engelli çok şanslı olmalı diye düşünüyor insan... Will ve Louisa karakterlerini oynayan oyuncular çok başarılılar... Kitabı okurken gözlerimin önüne ikisi gelecek eminim. Film, aslında başımıza her an her şeyin gelebileceği gerçeğini de bize gösteriyor. Ama diğer konular arasında bu fikir kayboluyor sanki...

Senden Önce Ben'de engelli birinin duygu ve düşünceleri çok güzel yansıtılmış... Engelliyseniz filmdeki pek çok sahne sizin için kaçınılmaz olacaktır. Will'in "Benimle birlikte bu sandalyeye bağımlı kalmanı istemiyorum..." demesi engelli biri için çok tanıdık bir cümle... Hayatta isteyeceği ve yapabileceği her şeye sahip olan birinin daha sonra tekerlekli sandalyeye bağımlı olması çok zor, kabul ediyorum. Ancak, empati kurmaya çalışsam Will'den farklı düşünüyorum. Filmin sonunun farklı olmasını bekleyen ve isteyen sadece ben değildim sanırım.

ALİYE YÜCEL


7 Ağustos 2016 Pazar

PAS SİLİNİR, KEMİK İYİLEŞİR


Sonunda Pas ve Kemik (Rust and Bone) filmini seyrettim. Defalarca seyretmek istesem de hep ertelediğim filmi, beklediğimden de iyi buldum. 2012 yılı yapımı Fransız filmi olan Pas ve Kemik (Orijinal adı: De rouille et d'os), Craig Davidson'ın kısa hikayesinden uyarlanmış. Romantik bir dramı işleyen filmin yönetmenliğini Jacques Audiard yapıyor. Oyuncuları; Marion Cotillard, Matthias Schoenaerts, Celine Sallette, Bouli Lanners ve Armand Verdure.

Filmin konusuna gelince: Alain (kısa adıyla Ali), küçük oğlu ile kız kardeşinin yanına yerleşir. Bir gece kulübünde bodyguard olarak çalışmaya başlar. Gece kulübünde meydana gelen kavgada Stephanie ile tanışır. Katil balina eğitmeni olan Stephanie bir akvaryum kazası sonucu iki bacağını dizine kadar kaybeder. Ali ve Stephanie çok farklı kişilikte iki insan olsa da bu kazadan sonra yakınlaşırlar...

Film; doğuştan ya da küçük yaşta engelli olmakla sonradan engelli hale gelmek arasındaki farkı çok iyi yansıtıyor. Doğuştan ya da küçük yaşta engelli olunca buna alışıyor ve kabulleniyorsun. Yetişkin bir yaşta engelli olmak kolay değil. Stephanie'nin bacaklarını kaybettikten sonraki çaresizliği ve acısı çok güzel yansıtılmış... Oyunculuk çok başarılı... Bu arada bacaklarının nasıl böyle göründüğünü merak etmemek elde değil. Gerçekten kesilmiş gibi duruyor. Bunun nasıl olduğunu burada yazmayacağım. Ama çok emek isteyen bir iş olduğu bir gerçek...


"Engelli olmak kadın erkek herkes için aynıdır, cinsiyet fark etmez..." diye düşünenler varsa, şunu belirteyim ki bir kadın olarak engelli olmak çok daha farklı, çok daha zor...  Filmde bu çok iyi bir şekilde verilmiş... Engelli bir kadın olan Stephanie'nin içinde bulunduğu durum çok güzel aktarılmış... Engelli bir kadının psikolojisi çok iyi anlatılmış. Hem de bir çok sahnede sözlere bile gerek kalmadan. Hal, tavır, mimik ve bakışlarla... Bu nedenle yönetmen ve oyuncuyu kutlamak gerek.

Filmde karakterler çok gerçekçi, her şey doğal akışında gidiyor. Belki de Ali'nin hal ve tavırlarından böyle hissediyoruz. Duygular çok yerli yerinde aktarılmış, verilmek istenen çok iyi yansıtılmış... İnsana kolayca geçiyor. Duygusal olarak engelli bir adam ve bedensel engelli bir kadının aşk hikayesi olarak görülse de, her şey bu kadar basit değil. İkisi arasındaki bu yakınlaşma bir mecburiyet olarak görülmemeli... Ya da ben öyle görmek istemedim.

Filmle ilgili çok şey yazılabilir. Muhteşem güzellikte sahneleri var. Blogumda görüp "Ama bu bir engelli filmi..." diye düşünüp izlemekten vazgeçenlere tavsiyem, izlemeniz. Pas ve Kemik, sadece bir engelli filmi değil. İnsan ilişkilerine dair çok şey anlatıyor. Hayata bakışımızı gözden geçirmenizi ve empati kurmanızı sağlıyor. Zorluklara karşı direnme gücü veriyor. "Pas silinir, kemik iyileşir..." diyerek kötü günlerin bir gün geçeceğini söylüyor. İçten içe bir umut aşılıyor. İzleyin! Asla zaman kaybı değil...

ALİYE YÜCEL

                                                                                                  


1 Mayıs 2016 Pazar

ÖTANAZİ VE HAYAT


Guzaarish'i izlerken "Bir ötanazi filmi daha..." dedim. 2010 yapımı bu filmi, İçimdeki Deniz filmine çok benzettim. Guzaarish filmi için Bollywood yapımı bir Mar Adentro (İçimdeki Deniz) dersek yanlış olmaz. Aynı onun gibi kaza sonucu kötürüm olan bir adamın ötanazi isteğini işliyor. Ötanazi konusunu ele aldığı için çok dramatik olduğunu düşünmeyin. Aynı zamanda eğlenceli bir film... Filmin yönetmeni Sanjay Leela Bhansali. Bhansali, çok ses getiren Black filminin de yönetmeni... Başrollerinde ise Hint sinemasının iki ünlü ismi: Hrithik Roshan ve Aishwarya Rai Bachchan var.

Filmin konusuna gelince şöyle; Ethan Mascarenhas (Hrithik Roshan) ünlü bir sihirbazdır. Merlin lakabını almıştır. Bir gösteri sırasında kaza geçirir. Kaza sonucunda boynundan aşağısı felçli hale gelir. Ethan evinden hiç çıkmadan, ancak yaşama sevgisini de kaybetmeden 14 yıl böyle yaşamıştır. Engellilere destek olmak için kitaplar yazmıştır. Bir radyoda da ilgiyle dinlenen bir program yapmaktadır. 12 yıl boyunca ona güzeller güzeli hemşiresi Sofia (Aishwarya Rai Bachchan) bakmış, onun her şeyi ile ilgilenmiştir.

Yıllar geçtikçe genç adamın durumu kötüleşmekte, iç organları iflasa doğru gitmektedir. Bu yüzden yaşadığı hayata bir son vermek ister ve ötanazi için mahkemeye başvurur. Avukatlığını da yakın arkadaşı Devyani üstlenir. Ancak, Hindistan yasaları ötanaziye izin vermez. Böylece davayı kaybeder... Ancak ötanazi fikrinden vazgeçmez. Diğer yandan Omer isimli bir genç Ethan'dan sihirbazlık dersi almak için gelir. Ethan, bildiği bütün sihirbazlık sırlarını ona öğretir...



Ethan, ötanazi isteyen bir kişi olarak çok hayat dolu... Espriler yapıyor. Gülüyor, güldürüyor. Gözleriyle ne çok şey anlatıyor. (Göz demişken, Ethan ve Sofia'nın gözleri inanılmaz güzellikte...) Karizması müthiş. Sevgi dolu... Film boyunca ötanazi fikirden vazgeçmesini bekledim. Çevresindeki herkes ona çok iyi davranıyor. Seviyor, seviliyor... Ondan bıkan hiç kimse yok. Üstelik çok da iyi bakılıyor. "Neden ölmek ister ki? Neden ecelini beklemez?" diye düşünmeden edemiyor, insan...

Guzaarish; senaryosu, oyunculukları, görüntüleri, müzikleri oldukça güzel bir film. İlgiyle izlenecek ve üzerinde düşünülecek türden... Çok etkileyici sahneleri var. Garip bir hüzün bırakıyor. Oyuncuların enerjileri yüksek... Çeşitli duygular yaşatan repliklerle dolu... Koşulsuz sevmeyi ve şükretmemiz gereken ne çok şey olduğunu anlatıyor. Ben bir engelli hikayesi olarak baktım. Büyük ve gerçek bir aşk hikayesi aslında...

Gelelim ötanaziye... Durum ne olursa olsun ötanaziyi desteklemem mümkün değil. Başta inancıma ters... Hayata da asla Ethan gibi bakmam, bakamam... Ben de onun çevresindekiler gibi bu isteğinin yanlış olduğunu düşünürüm. Ancak bazı sahneleriyle engelli çaresizliğini öyle güzel ortaya koyuyor ki... İnsan ister istemez empati yapıyor. Tabii bizim bundan alacağımız ders; bu çaresizlikten kaçmak yerine, sabırla hayatı sürdürmek olmalı... Ve her şeye rağmen hayat devam etmeli...


ALİYE YÜCEL

24 Nisan 2016 Pazar

SEVGİ İZİ HİKAYESİ


Geçenlerde "İncir Reçeli 2" filmini seyrettim. Seyredenler bilir. Dövmeci bir kızın ilginç aşk hikayesini anlatır. Kız, dövme yaptırmaya gelen kişilere "Bir hikayen var mı?" diye sorar. Gelenler hep marjinal tiplerdir. Bir gün iki kadın gelir. Genç olan "Anneme dövme yaptırmak istiyoruz..." der. Dövmeci kız yine sorar "Annenizin bir hikayesi var mı?" Sonra ki sahnede bir gece vakti; yaşlı kadın parkta bankta oturuyordur. Yanına bir polis gelir. Kadın kolunu açar. Kolunda bir dövme vardır. Dövmede oturduğu mahalle, sokak, kapı numarası ve semti yazıyordur...

Bu sahneden sonra aklıma Müge Anlı'nın "Sevgi İzi" projesi geldi. Sevgi İzi, Müge Anlı programında bahsettiği günden beri yazmak istediğim ama hep ertelediğim bir konu... Filmi seyredince yazmadan olmazdı. Müge Anlı'nın programına yakınları kaybolan kişiler geliyor. Kaybolanların bazıları da zihinsel engelli, Alzheimer ve epilepsi hastası... Kendilerini ifade edemedikleri için yakınları çok endişeli ediyor. Bulunması da zor oluyor.

Müge Anlı da yıllardır; kaybolma riski taşıyan ve kaybolunca kendini ifade edemeyen bu kişilerin yakınlarına "Keşke koluna bir telefon numarasını dövme olarak yaptırsaydınız" derdi. Çünkü, bu tür kişiler kolunda, boynunda, cebinde olan şeyleri çıkarma ve kaybetme riski olduğu için ancak silinmeyen bir telefon numarası uygun olur diye düşünüyordu. Ben de hep telefon numarası zamanla değişebilir diye düşünürdüm. Bu işe bu kadar kafa yoran Müge Anlı sonunda buna bir çözüm buldu. Herkese bir numara verilecek ve bu numara kola dövme olarak yazılacaktı. Buna çok güzel bir isim de buldu: "Sevgi İzi".


Sevgi İzi projesi şöyle işliyor. Önce kaybolma riski taşıyan kişiler için www.benibuldular.com'a başvuruluyor. Yapılan kayıttan sonra orada bir rakam veriliyor. İşte verilen bu rakam kola dövme olarak yapılıyor. Kişi kaybolursa kolundaki bu rakam yani Sevgi İzi'ni görenler tarafından polis ya da Müge Anlı'nın ekibine bildiriliyor. Böylece kaybolanlar yakınlarına kolayca ulaşıyor. Dövmeciler, Türkiye hatta yurt dışında bu sevgi izlerini ücretsiz uyguluyor. Böylece bir sosyal sorumluluk projesinin bir parçası oluyorlar.

Dövmeye ön yargı ile bakanlar olabilir. Ancak buradaki çok farklı bir durum. Bir zaruret... Düşünsenize bir kişi engeli ya da hastalığı yüzünden ismini bile söyleyemeyecek durumda olabilir. Kaybolduklarında ne olacak? Yakınları onları nasıl bulacak? Eğer kolunda bir Sevgi İzi varsa bunun sayesinde kolayca ailelerine ve evlerine kavuşacaklar. Belki de hayatları kurtulacak. Üstelik kaybolmasalar ve buna hiç ihtiyaç duyulmasa bile aileleri bu iz sayesinde daha rahat olacaklar.

Sevgi İzi çok ilgi gördü. Yaptıranların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu arada kaybolup da Sevgi İzi sayesinde bulunanlar da oluyor. Bu günden sonra kaybolup da kendini ifade edemeyen kişilerin kollarına bakmayı unutmayalım. Sevgi İzi  taşıyan birini görürsek onu ailesine kolayca ulaştırabiliriz. Müge Anlı'yı ne kadar kutlasak azdır. Çok faydalı bir projeyi hayata geçirdi. Bu iz engellide de, engelsizde de bir iz bırakacak. Bazılarımızın kolunda, bazılarımızın kalbinde...

ALİYE YÜCEL

3 Ocak 2016 Pazar

"BAMBAŞKA" BİR ENGELLİ FİLMİ


Yeni bir engelli filmi daha vizyona girmeye hazırlanıyor. "Bambaşka" 8 Nisan 2016 tarihinde vizyonda olacak. Film, bir kaza sonucu engelli hale gelen Doğa'nın hayata tutunma çabasını konu alıyor. Filmin haberlerini, afişini ve fragmanını görünce çok şey vaat ettiğini görüyoruz. Beğeniyle seyrettiğimiz ve çok sevdiğimiz eski Türk filmleri tadında bir film gibi... Umarım sonu eski Türk filmlerinden farklı olur!

Engelli farkındalığını anlatmak için çekilen filmin yapımcısı ve senaristi Bülent Aydoslu. Yönetmeni ise Bahadır Abşin. Filmin başrollerinde; Buse Sevindik, Birgül Ulusoy, Caner Tanrıverdi, Tayfun Sav, Fatih Paşalı ve paylaştığı fotoğraflarla sosyal medya fenomeni olan Cansu Taşkın oynuyor. Film, bir sosyal sorumluluk projesi olarak düşünülmüş... Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen filmin çekimleri İzmir Boyoz Akademi Oyunculuk Okulu tarafından yapılmış... Komedi filmlerinin ilgi gördüğü günümüzde romantik bir dram olan filmin ilgi görmesini dilerim.

Filmin konusu şöyle: Doğa, üniversite öğrencisi genç bir kızdır. Hayat dolu, eğlenceli biri olan Doğa bir kaza geçirir. Kaza sonucu omurilik felci olur ve belden aşağısını hissedemez. Tekerlekli sandalyede yaşamaya başlar. Hayatı tamamen değişen ve yaşama sevincini kaybeden genç kız bir gün Yiğit ile tanışır. Yiğit, medyatik bir oyuncudur ve nişanlısı tarafından aldatılmıştır. Yiğit, ruhsal yıkımını atlatmak isterken, Doğa da Yiğit'le hayata tutunmayı dener. İki genç, engelli ve engelsiz kişilerin birlikte yaşayabileceğini gösterirler...


Bambaşka için yapılan haber, fragman ve tanıtımlardan anlıyoruz ki filmde engelli birinin hayata tutunma çabaları ve çevresiyle olan ilişkileri ele alınıyor. Doğa, engelli hale gelince hayata küsüyor. Sonradan engelli hale gelen kişilerin bu ruh halinde olması çok rastlanır bir durum... Hayatını normal bir şekilde sürdürürken birden engelli olmak, tekerlekli sandalyede yaşamaya başlamak hemen kabullenilir bir durum değil. Ancak hayat devam ediyor. Doğa da mücadelesini sürdürürken; sevip, seviliyor ve hayata başka bakıyor. Bambaşka, bir sevgi filmi... Sevgi ve aşk gerçek olunca engelli, engelsiz ayrımı kalmıyor.

Seyretmeden bir şeyler yazmak pek uygun değil. Ancak, film sadece engellinin değil, çevresinin de engel ve engelliye bakışını yansıtıyor. Yiğit, aldatılmanın yıkımını Doğa'nın sevgisiyle atlatmaya çalışıyor. Mutluluğu onda buluyor... Film de pek çok engelli ebeveyninin çabalarını da görüyoruz. Doğa'nın annesi Hatice Hanım kızı için her türlü zorlukla savaşıyor. Kızının eski günlerine dönmesi için çabalıyor... Babası Behzat Bey de kızı için ne yapacağını bilemiyor ve onun mutlu olması için uğraşıyor...

Bir engelli hikayesini anlatan Bambaşka'nın nesi bambaşka çok merak ediyorum. Doğa rolündeki oyuncunun engelliyi nasıl canlandırdığını da... Eski Türk filmlerine benzeyen filmin  sonunun onlara benzemesini istemiyorum. Sonunda Doğa iyileşip, kalkıp yürümesin! "Bu nasıl bir dilek?" diyenlere şunu söylemek istiyorum. Unutmayın, ömür boyu bu şekilde yaşayanlar var. Bir kişinin sevgiyi ve mutluluğu hak etmesi için mutlaka engelsiz olması gerekmiyor. Engelli ve engelsiz kişiler de birlikte mutlu olabilir. Biraz da bunlar anlatılmalı...

ALİYE YÜCEL

Formun Üstü

 

9 Ağustos 2015 Pazar

BEN BİTKİ DEĞİLİM


Hayat Çok Güzel (Life Feels Good) Polonya yapımı bir film. Orijinal adı Chce Sie Zyc, Lehçe "Yaşamak İstiyorum" anlamına geliyormuş. Film, beyin felci (Cerebral Palsy) geçiren ve dünya ile bağlantı kurmadan büyüyen Mateusz'un hikayesini anlatıyor. Konusu gerçek bir hayat hikayesinden alınmış. Bu etkiyi arttırıyor. Daha ilk sahnede bir engelli filmi olduğunu anlıyorsunuz. "O zaman seyretmek istemem.." derseniz, inanın çok şey kaçırmış olacaksınız. Bu filmi izledikten sonra "İyi ki blogum var. Film hakkında düşündüklerimi yazabileceğim..." dedim. 

Filmin konusu şöyle: Doğuştan, beyin felci geçirmiş olan Mateusz'a zekasında bir problem olmadığı halde zeka geriliği teşhisi konmuştur. Ailesinin ilgilenmesine rağmen yetişkin olunca  zihinsel engelliler kliniğine yatırılır.  Çevresinde olan biten her şeyin farkındadır. Ama kendini ifade edememektedir. Mateusz, kendini ispat etme çabası içindedir. "Bir bitki olduğunuzda sizi kimse anlamaz..." diyen Mateusz tam 25 yıl sonra zekasında bir problem olmadığını anlatmayı başarır...

Hayat Çok Güzel çok etkileyici bir film. Film, Mateusz'un gözünden hayata bakışı konu alıyor. Onun iç sesiyle anlattığı duygularını anlamaya çalışıyor, dünyayı onun gözüyle görüyoruz. Mateusz'un çocukluğunu Kamil Tkacz, yetişkinliğini Dawid Ogrodnik canlandırıyor.  Oyunculuklar muhteşem. Filmin yönetmeni Maciej Pieprzyca. Oldukça başarılı bir film ortaya koymuş. Biraz durağan bir film ancak Mateusz'un gelişimini merak ettiğiniz için sıkılmıyorsunuz. Ya da ben hiç sıkılmadan izledim. Hüzün ve espri bir arada... Ayrıca kurgusu çok iyi ve sahneler sıkmayacak uzunlukta... Uluslararası festivallerde aldığı ödülleri hak etmiş...


Film dokunaklı sahnelerle dolu... Sosyal hizmet uzmanının "Bir bitkiden farkı yok" dediğinde annenin ümitsizliğini görmeniz gerekir. Kız kardeşinin annesine "Sen de ondan utanıyorsun değil mi?" diye sorduğu soru pek çok engellinin evinde yüksek sesle söylenmese de akıllardan geçmiştir. Anne ve babasıyla paylaştığı bir çok sahnede boğazınıza bir yumruk oturuyor. Gönüllü olarak gelen kızın "Bana tepki veriyor" demesi... Buna itiraz eden görevliye de "Kelimelere ihtiyacın yok. Gözdeki bir bakış yeter..." dediği sahnede anlaşılmanın bir insan için önemini kavrıyorsunuz.

Filmin pek çok yerinde engellinin yaşadığı gerçeklerle karşılaşıyorsunuz. Annesi, babası, kardeşleriyle yaşadığı ilişki ve ilgi farklılıkları... Büyüdükçe ihtiyaçlarının artması gerçeği... Durumunu anlayamayan kişiler tarafından (geri zekalı muamelesi yapılıyor) gördüğü muamele... Sosyalleşme sürecinde yaşadığı zorluklar... Annesinin yaşlanması ve ona bakmakta zorlanması.... Her şeye rağmen hayatı sevmesi ve vazgeçmemesi gibi...

Film, engelliye nasıl bakıldığını ve engelli sorunlarına ne kadar ilkel bir yaklaşım içinde olduğumuzu bir kez daha ortaya koyuyor. Engelli olmanın en zor yanı kendini ispat zorunda olmaktır. Bu filmde bu çok güzel anlatılmış... İletişim herkes için ne kadar  önemli ve değerli... Engelliysen bu daha da önem kazanıyor. Mateusz, bu durumda bile "Hayat güzel, yaşamak istiyorum..." diyorsa, hayatının yolunda gitmediğini düşünenler bakış açısını değiştirmeli...

Not:

Sahne aralarında çeşitli semboller kullanılıyor. Bunların ne olduğunu merak ediyor. Öğrenince çok etkileniyorsunuz.

Film "Bitti..." deyip bırakmayın. Jeneriğin aktığı sahneyi  sakın kaçırmayın. Çok şey anlatıyor!


ALİYE YÜCEL

17 Mayıs 2015 Pazar

EMPATİ


Engelliler Haftası'nda engelli hakların sağlanması, engellilerin topluma kazandırılması, engelli farkındalığının oluşması için çeşitli etkinlikler düzenleniyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sosyal Tesisleri,  bu yıl Engelliler Haftası (10-16 Mayıs) boyunca misafirlerini tekerlekli sandalyelerde ağırladı. Bu uygulama empati yapabilmek, tekerlekli sandalyede hayatını sürdüren birini anlamak adına yapıldı.

Sloganı "Engelleri Aşmanın İlk Adımı Anlamak" olan projeyi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı ve Engelliler Müdürlüğü ortaklaşa gerçekleştirdi. Florya Sosyal Tesisleri ve Dragos Sosyal Tesisi'ne gelen misafirler,  hazırlanan temsili tekerlekli sandalyelerde ağırlandı. Bu dikkat çekici uygulamanın benzerleri pek çok yerde yapılıyor. Böylece tekerlekli sandalyede hayatını sürdüren kişilerle empati kuruluyor.

Yapılan bu proje bana izlediğim bir filmi hatırlattı. "Sen Olmak" filmini... 2007 yapımı kısa filmin başrollerinde Şevval Sam, Ömer Şahin ve  Asiye Dinçsoy oynuyor. Yönetmenliğini Tayfur Aydın'ın yaptığı film, 7. Ulusal Kısa Film Festivali'nde "En İyi Film" seçilmiş. 9 dakikalık kısa filmde tekerlekli sandalyedeki bir engellinin ve engelli yakınının neler yaşayabileceğini görüyoruz. Bu açıdan başarılı bir film... Şevval Sam, bu filmin senaryosunu çok beğenmiş ve hiç ücret almadan rol almış...


Sen Olmak, adı gibi başkası olmayı anlatıyor. Filmde; tekerlekli sandalyede bir adam İstanbul caddelerinde dolaşıyor ve tahmin edeceğiniz gibi karşısına pek çok engel çıkıyor. Merdivenler, kaldırımlar gibi... Sonra evine dönüyor. Bakıyoruz adam birden tekerlekli sandalyesinden kalkıyor ve yürüyor! Evde kendisini bekleyen karısının yanına geliyor. O an anlıyoruz ki; adam bunu empati için, engelli karısının neler hissettiğini anlamak için yapıyor.

Pek çok engelsiz kişi zaman zaman yürüyemeyen birini anlamak için tekerlekli sandalyeye oturuyor. Görme engelli birini anlamak için gözlerini bağlıyor. Böylece engelli kişinin yerine koyuyor, empati yapıyor. Empati yapabilmek karşımızdaki kişiye kuracağımız en anlamlı iletişim şekli... Empati, insan ilişkilerinin belki de en önemlisi... Başkalarının duygularını anlamaya çalışmak, onların bakışıyla bakabilmek, onların durumlarına göre davranmak çok insanca... Ama engelliyi anlamak için yeterli olur mu? İşte burası biraz tartışmalı...

Herkesin bildiği bir hikayedir. Nasrettin Hoca damdan düşünce çevresindekilerin "Hemen bir doktor çağıralım" sözüne, "Bana doktor değil. Damdan düşen birini çağırın. Damdan düşenin halini damdan düşen anlar..." demiş... Ancak empatiyi de bir kenara atamayız. Burada sadece empatinin yetmeyeceğini söylemeye çalışıyorum. "Peki öyle ise ne yapalım?" derseniz. Biri bizi engelliyor! Bu siz olmayın!

ALİYE YÜCEL



19 Nisan 2015 Pazar

SEVGİNİN MUCİZESİ


Mucize hakkında daha vizyona girmeden aylar önce bir yazı yazmıştım. Bir engelli hikayesi olduğu için dikkatimi çekmiş, “Bakalım bize hangi mucizeyi gösterecek!” demiştim. İzledikten sonra bir daha yazıp yazmamakta tereddüt ettim. Ama bazı haberleri okuyunca “Mutlaka yazmalıyım!” dedim. Çünkü bu haberlerde “Mahsun Kırmızıgül’ün “Mucize” filminin senaryosuna benzer bir olay yaşandı. Zihinsel engelli genç ile evlendirilen kız intihar etti…” yazıyordu. Şimdi burada bir duralım! Mucize’deki Aziz zihinsel engelli değil. Köyün delisi yani psikolojik engelli de değil.

Aziz, köyün delisi ya da zihinsel engelli gibi algılanıyor. Oysa öyle değil. Engelliler konusunda belli bir fikri olan biri olarak yazıyorum. Aziz spastik engelli… Film; bir sahnesi, hariç (banyodan kaçış) bize bunu gösteriyor. Yoksa finaldeki durum buna engel olur... İnandırıcılığını kaybeder… Evet, Aziz spastik… Spastiklik bir akıl hastalığı veya zeka geriliği değil. Spastik kişilerde beyin ile vücuda giden sinyallerin tam olması nedeniyle istem dışı hareketler oluşur. Zor konuşurlar, konuşurken kasılırlar, kekelerler, yüzleri çeşitli ifadeler bürünür. El, kol koordinasyonunu sağlayamazlar. İşte Aziz de bu durumda…

Filme gelince; Film, Mahir Öğretmen’in İzmir’den doğuya tayini ve köyde yaşadıklarını anlatır gibi görülse de bir aslında bir engelli hikayesi… Engelli farkındalığı, engelli duyarlılığı hakkında çok güzel mesajlar verilmiş… Engelli Aziz rolündeki Mert Turak, çok başarılı… Müthiş oynamış… Çok ilginç bir tip ortaya çıkarmış… Kimseyle konuşmayan Aziz, atıyla konuşuyor. Çocuklar onunla uğraşıyor, alay ediyor, taşlıyor. Ailesi ve öğretmenin ona karşı tutumu oldukça iyi… Ona iyi davranıyor ve yardımcı oluyorlar. Aziz de kardeşleri gibi evlenmek istiyor…


Öğretmen ve Aziz arasındaki dostluk nasıl da etkileyici… Mahir Öğretmen, Aziz’i olduğu gibi kabul edip, onu anlıyor. Ona yazmayı ve konuşmayı öğretiyor. Eğitimin önemini bir kez daha idrak ediyoruz. Bir çizgi çizmesi, adını söylemesi bile Aziz’in babasını ne kadar mutlu ediyor. Mahir, sadece öğretmenlikle kalmıyor. Onunla yakından ilgileniyor. Aziz’e jimnastik yaptırıyor. Onun engeli yüzünden çalışmayan kollarını çalıştırıyor.

Filmdeki pek çok sahne akıllara kazınacak türden… Aziz’in babasının “Benim oğlum sakattır” sözü üzerine kızın babasının “Kalbi sakat olmasın!” cevabı da her engellinin yüreğinden yakalayacak gibi… Diğer kardeşlerin istedikleri bütün özellikler Aziz’in karısında olması çok şaşırtıcı… Masal, roman, film diyeceğim. Ama gerçek hayattan alınmış... Kadınlar, Aziz’in karısına acısa da Mizgin (Seda Tosun): “Aziz; kocam, babam, çocuğum…” diyerek hayatı olduğu gibi kabul etmenin en güzel örneğini veriyor. 

Aziz, durumundan dolayı hep horlandığı için “Belki gittiğim yaban ellerde benimle sakat olduğum için dalga geçmezler” diyerek köyünden kaçıyor… Yıllar sonra köyüne eski halinden eser kalmamış bir halde gelince, babası “Aziz oğlum! en iyi olmuşsun. Ameliyat mı oldun?” diye soruyor. Aziz de aşkın, sevginin gücünün nelere kadir olduğunu çok güzel anlatan bir cevap veriyor: “Ben karıma aşık oldum!”

Mucize’nin hikayesi gerçek hayattan alınmış… Gerçek Aziz; eşi, 2 çocuğu ve torunuyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Yaşadığı durum gerçekten ilginç ve bir mucize… Filmde adını bundan alıyor. Böylesi olur mu? Bilemem. Olursa da binde bir olur. Ancak engellilere umut verme açısından çok güzel ve etkileyici bir film. Ayrıca, Aziz’in köyden gittikten sonraki hikayesini de merak etmemek elde değil. Keşke devam filmi de çekilse…
                                                     
http://aliyeyucel.blogspot.com.tr/2014/06/mahsun-kirmizigulden-mucize.html

ALİYE YÜCEL

1 Şubat 2015 Pazar

DOSTLUĞA DAİR


Çok merak ettiğim “Sen, Sen Değilsin” filmini sonunda izledim. Bu film bana "Dostluk var!" dedirtti. Evet, dostluk var ve bu insanlar için çok önemli... Dost olmak için de; sosyal statü, ekonomik güç, kişilik yapısı gibi çeşitli özelliklerin aynı olması gerekmiyor. Gerçek dostlukta bütün bunların hiçbir önemi kalmıyor, bunu görüyoruz. Filmde, iki farklı kadının birbirleriyle iletişimi ve dostluğu öyle güzel aktarılmış ki… “Dost olmak demek, bu olsa gerek” dedirtiyor.

Sen, Sen Değilsin ( You’re Not You) filmi 2014 yapımı bir dram… Filmin yönetmeni George C. Wolfe. Başrollerini Hilary Swank, Emmy Rossum, Josh Duhamel ve Ali Larter paylaşıyor. Film, engelli bir kadın ve ona bakmak için gelen genç kız arasındaki dostluğu çok güzel bir biçimde anlatıyor. Sen, Sen Değilsin; Can Dostum (Intouchables-2011) filmine benziyor. Can Dostum’da da bir engelli ve onun bakıcısı vardı. Ancak aralarında bir fark var cinsiyetleri…

Filmin konusu şöyle: Kate, başarılı bir yazardır. Eşiyle çok mutlu bir hayatı varken, bir gün ALS teşhisi konur. Bu hastalık nedeniyle günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlandığı için bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Yardımcı olarak bir gün üniversite öğrencisi Bec gelir. Bec, beceriksiz, kaba ve sorumsuz bir genç kızdır. Kate’in kocasıyla sorunları vardır. Bec’in de ilişkileri kötü gitmektedir. Bec, öz bakımını bile kendisi yapamayan Kate’e yardımcı olurken çok iyi birer dost olurlar…


Filmde; geçen yıl yapılan Ice Bucket Challenge (Bir Kova Buz) kampanyasıyla dikkati çeken ALS hastalığı çok etkileyici bir biçimde anlatılmış… ALS hastalığı; merkezi sinir sisteminde hücrelerin kaybı ile ortaya çıkıyor. Bu nedenle kaslarda güçsüzlük başlıyor. Kasların zayıflığı önce ellerde başlıyor. Sonra sıra bacaklara, ağza ve dile geliyor. Ve en sonunda tüm vücut etkileniyor. Filmde de bu süreç çok güzel aktarılmış…

Sen, Sen Değilsin; ALS hastalığına farkındalığı arttırmak için çok etkili bir film… Kate rolündeki Hilary Swank büyük bir performans sergiliyor. Bir ALS hastasını nasıl gözlemlediyse artık, insanı gerçekten bu hastalığa yakalandığına inandırıyor. Yaşadığı psikolojiyi öyle güzel aktarıyor ki etkilenmemek elde değil. Filmin insana kattıkları çok fazla… Bir engelliye yaşadığı, zorlandığı, çaresiz kaldığı anları anlatıyor. Engeli olmayanlara ise empati yapmalarını sağlıyor. Herkese de kaderin önüne geçilmeyeceğini bir kez daha idrak ettiriyor.

Filmin sloganı “Hayat, bizi nefessiz bıraktığı anların çokluğuyla ölçülür…” Sadece dostluğa değil; hayata, aile kavramına, aşka, sevgiye dair de çok çarpıcı ayrıntılar var. Duygu yüklü bu filmden kim ne kadar etkilenir bilemem. Ama bu film beni ağlattı. Gözyaşlarımı tutamadım. Filmi izlerken mutsuz iki kadının aralarındaki yakınlığı ve samimiyeti anlıyor ve görüyorsunuz. Ancak bir sahne geliyor ki dostluklarının ne kadar büyük olduğunu yüzünüze çarpıyor. İşte o zaman arkadaşlığın, dostluğun her şeyden önde olabileceğini anlıyorsunuz. Etkisi öyle büyük oluyor ki sizi yüreğinizden yakalıyor.

Not: Bu filmi bana da bir dostum tavsiye etmişti. Ona çok teşekkür ediyorum...


ALİYE YÜCEL

28 Aralık 2014 Pazar

AKIL OYUN EDERSE


Orijinal ismi A Beautiful Mind olan Akıl Oyunları filmini pek çok kişi seyretmiş ya da adını duymuştur diye tahmin ediyorum. Filmde Nobel Ekonomi Ödüllü ünlü matematikçi John Forbes Nash'ın hayatı ve dolayısıyla şizofreni hastalığı anlatılıyordu. Nash'ı dünyaca ünlü Avustralyalı oyuncu ve yönetmen Russell Crowe başarıyla canlandırmıştı. 2002 yılında gösterime giren filmi Ron Howard yönetmiş ve iki dalda Oscar almıştı.

Russell Crowe, ülkemizde çektiği yeni filmi Son Umut'un galası için geldiğinde TV 8'de bir programa katıldı. Bu programda Gladyatör'den, Cinderella Man'a kadar pek çok filminden bahsedildi. Bu filmlerle ilgili sorular soruldu. Bir soru da Akıl Oyunları filmi için geldi. Bu soru bu filmdeki şizofreni hastasını nasıl bu kadar başarıyla canlandırdığı oldu. Russell Crowe, bu konuda profesyonelliğini gösterdi. Şizofreni hastalarının videolarını izlediğini ve onların karakteristik 21 vücut hareketini öğrenip öyle hazırlandığından bahsetti. Böylece John Forbes Nash rolünü nasıl oynadığını açıkladı.

John Forbes Nash, 1928 yılında doğmuş ve halen hayattadır. 1994 yılında Oyun Teorisi ile Nobel Ekonomi Ödülü'nü almıştır. İlginç olan taraf şudur ki, Oyun Teorisi'ni 21 yaşında doktora tezi olarak sunmuş ve 45 yıl sonra ödül almıştır. Nash, genç yaşta gizli bir görevde profesör olarak çalışmaya başlamış, soğuk savaşta şifre çözücü olarak çalışmıştır. Çarpıcı fikirleri ile matematik alanında önde gelen isimlerden biri olarak görülmüştür. 30 yaşından önce eşi Alicia Larde ile evlenmiş ve bir çocuğu olmuştur.


John Forbes Nash, öğrencilik yıllarından itibaren hayaller görse de normal bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışmıştır. Kendisi fark etmese de arkadaşı sayesinde hasta olduğu ortaya çıkmış ve paranoid şizofreni hastası olduğu anlaşılmıştır. Bu arada hastanede kalması gerekse de eşi ve kendisi istememiştir. Bu hastalıkla baş etmesinde ki en büyük destek eşinden gelmiştir. Ödülünü de ona ithaf etmiştir. Nash, dünyayı dolaşıp Oyun Teorisi hakkında konferanslar vermiştir. 2012 yılında Türkiye'ye de gelmiştir.

Akıl Oyunları, süresi iki saati aşsa da ilgiyle seyredilecek bir film... Film sayesinde şizofren birini ve şizofreni hastalığını bir ölçüde öğrenmiş oluyoruz. Psikolojik engellilik çevre açısından en zor engellilik türlerinden biridir. Çünkü çoğu zaman hasta yaptıklarının ve davranışlarının farkında değildir. Ama ailesi ve çevresi bundan büyük ölçüde etkilenir. Filmin belki de en umut verici yönü bu hastalığın tedavi edilebileceği ve şizofren birinin de büyük başarılara imza atabileceğini göstermesidir.

Akıl Oyunları yani A Beautiful Mind aynı adlı kitaptan senaryolaştırılmıştır. Türkiye olarak yabancı film isimlerini çevirme konusunda hangi noktadayız bilemem. Kimi çok başarılı buluyor, kimi de başarısız... Bazı filmlerin Türkçe isimleri uygun olmayabilir. Ama ben A Beautiful Mind isminin Akıl Oyunları olarak çevirisini çok başarılı bulmuştum. Psikolojik engelliliği çok güzel anlatıyor. Çünkü bu hastalıkta, akıl insana gerçekten oyun ediyor! Kişi de bu duruma gelebiliyor ve böyle davranıyor. Yoksa bütün bu davranışları ve yaptıkları nasıl açıklanabilir ki? Allah hepimizi nefsin ve aklın oyunlarından korusun.


ALİYE YÜCEL

9 Kasım 2014 Pazar

MERHABA VE ELVEDA


ALS hastalığına dikkat çekmek için yapılan Ice Bucket Challenge (Bir Kova Buz) kampanyasını duymayan kalmadı. Böylece herkes bu tedavisi olmayan kas hastalığını öğrendi. "Merhaba" da ALS hastalığına dikkat çekmek için yapılmış kısa bir film. Bu nedenle bir sosyal sorumluluk niteliğini de taşıyor. 20 dakikalık filmde, ALS hastası bir adam ve kızı arasındaki ilişki anlatılıyor. Filmin oyuncuları; Fadik Sevin Atasoy, Sönmez Atasoy, Paxton Winters, Nursel Köse ve İskender Altın. Yapımcılığı Mandy Menaker yaptığı filmi yönetmen Lauren Brady yönetmiş.

Filmin konusuna gelince: Özge (Fadik Sevin Atasoy) Amerika'da yaşayan genç bir cerrahtır. İstanbul'daki halası (Nursel Köse) bir gün onu babasının hastalığı için arar. Bunun üzerine Özge sevgilisi Brian'la beraber hemen İstanbul'a gelir. Babası Osman (Sönmez Atasoy) ALS hastasıdır. Hızla ilerleyen bu hastalığı kabullenmek tüm aile için hiç de kolay değildir. Özge çok sevdiği babasıyla ilgilenmek için İstanbul'da kalmakla, kariyeri için Amerika'ya gitmek arasında bir karar vermek zorundadır...

Amerikan yapımı Merhaba Türkiye'de; hem Türkçe, hem de  İngilizce olarak iki dilde çekilmiş. Filmin bazı sahneleri ALS-MNH Derneği'nde gerçekleştirilmiş. Lauren Brady, Dr. Alper Kaya'ya hastalık ve ilerleyişi hakkında danışmış. 2011 yılı yapımı film 6 dalda birden ödül almış. Fadik Sevin Atasoy, bu filmdeki oyunculuğuyla New York University Tisch - First Run Film Festivali'nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü kazanmış.


Genç yönetmen Lauren Brady, Merhaba'da kendi hayat hikayesinden esinlenmiş. Babasının da ALS hastası olması sebebiyle, böyle bir film çekerek farkındalık oluşturmak istemiş... Lauren Brady ve Fadik Sevin Atasoy önceden tanışıyormuş. Brady, filmi Türkiye'de çekmeye karar vermiş. Fadik Sevin Atasoy ise bu film teklifini alınca, babasıyla görüşerek onu da bu filmde oynamaya ikna etmiş. Böylece baba kız filmde karşılıklı oynamışlar...

Filme konu olan hastalığa gelince: ALS; merkezi sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı denilen bölgenin motor sinir hücrelerinin kaybı nedeniyle meydana geliyor. Bu hücrelerin kaybı nedeniyle kaslarda güçsüzlük ve erime başlıyor. Önce ellerde, bacaklarda, ağız ve dilde meydana geliyor. İlerleyince tüm vücut etkileniyor. Genellikle 40-50 yaşlarında başlıyor ve erkeklerde daha sık görülür. Zihinsel fonksiyonlarda ve bellekte ise bir kayıp olmuyor. ALS'nin kesin tedavisi yok. Bu nedenle tedavisi ve bakım süreci oldukça zor... Filmde de buna değiniliyor.

Merhaba'yı izleyen engelli, engelsiz herkes bu filmden çok etkilenecek bundan eminim... Bir engelin olumsuz etkilerini görmeye başlamak ve bunu kabullenme süreci çok güzel aktarılmış. Pek çok engelli kendi yaşadıklarını beyazperdede görmüş oluyor. Filmde çok dokunaklı sahneler var. Hele baba kızın veda sahnesi görülmeye değer. Bazen çaresizliğe üzülüyorsunuz, bazen de aile olmak böyle bir şey diyorsunuz... Usta oyuncu Sönmez Atasoy engelli rolüyle öyle başarılı ve inandırıcı ki ki gözleriniz doluyor. Filmde kim, neye, kime merhaba diyor, onu bulmak da size kalıyor!


ALİYE YÜCEL


20 Temmuz 2014 Pazar

DÜŞMEDEN KOŞMAK


- Ne yapmak istiyorsun?
- Koşmak... Ama düşmeden!

Bir adam ile görme engelli küçük bir çocuk arasında geçen ve beni derinden etkileyen bu diyalog 2008 yılında gösterime giren "Hayattan Korkma" isimli filmde geçiyor. Film, aynı kasabada yaşayan üç yakın arkadaştan birinin çocuğunun görme engelli olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması ve bunun üzerine yapılan çabaları anlatıyor.

Filmin konusu şöyle: Mandıracılık yapan Talat, tavuk yetiştiren Bedrettin ve fırıncı Rıfkı çocukluktan beri çok samimi arkadaştır. Her üçü de Balıkesir'in Gömeç ilçesinde yaşamakta ve kendi ürettiklerini satarak, geçinip gitmektedir. Bir gün Talat'ın küçük oğlunun gözlerinde görme kaybı olduğu ortaya çıkar. Götürdükleri doktor Murat'ın ameliyat olması gerektiğini, olmadığı taktirde görme yeteneğini tamamen kaybedeceğini söyler. Ancak tedavi için çok para gereklidir. Bunun üzerine de üç arkadaş ve aileleri birlik olup, ameliyat için gerekli parayı bulma çabasına girişirler...

Filmin yönetmeni Berrin Dağçınar. Hayattan Korkma; televizyon dizileriyle tanınan Dağçınar'ın ilk sinema filmi, senaryo da kendisine ait. Filmin oyuncu kadrosu ise oldukça zengin. Zeki, Alasya, Haldun Boysan, Tarık Pabuççuoğlu, Hakan Boyav, Zeynep Eronat, Suzan Aksoy, Ceren Soylu, Mehtap Anıl, Sedef Avcı, Mert Fırat ve çocuk oyuncu Fırat Can Aydın. Ancak oyuncu kadrosu beklentinizi yükselmesin. Oyuncuların hepsi de birer masal kahramanı gibi, naif bir karakteri canlandırıyorlar.


Hayattan Korkma, sıcak ve içten bir aile dramı... Ana hikayenin yanı sıra pek çok sayıda yan hikaye var. Filmde; dostluk, arkadaşlık, aile, anne-çocuk, dayanışma, sevgi, aşk gibi pek çok sosyal ve insani değer eğlenceli bir dille anlatılmış... Eski Türk filmlerine benziyor. Onlardaki sıcaklık var. Zaman zaman ana hikaye ve filmin kahramanı küçük çocuk unutulsa da (!) hoşça vakit geçirtiyor.

Film, günümüzde anlamını kaybeden pek çok değeri ortaya koyarken; kah duygulandırıyor, kah hüzünlendiriyor, kah güldürüyor. Sıkıntılar ve sorunlar karşısında yılmayınca bir çözüm yoluna ulaşılabileceği gösterilmiş. Tabii ki bu arada; ümit ve dayanışma ile zorlukların aşılabileceğini, bu nedenle hayattan korkmamak gerektiğini de hatırlatıyor.

Tüm engellilerin bir şeyler yapmak istemesini, yapmak istediklerini yapabilmesini, bu imkanı ve bunun yolunu bulabilmesini çok önemsiyorum. Filmde pek çok etkileyici ve çarpıcı sahneler var. Ancak yazımın başında verdiğim replik; bence filmde geçen en anlamlı sahne... Sadece o sahne, o replik ve devamı için bile seyredilmeye değer. Sanırım bu yüzden afişte bile o sahne var. Babasının arkadaşı olan Bedrettin (Hakan Boyav); özel durumundan etkilenip küçük Murat'a ne yapmak istediğini soruyor. Sonra da çok  şaşırtıcı bir cevapla karşılaşıyor. Görme engelli küçük çocuğun istediği şey ise, ne kadar doğal ve ne kadar masumca: Düşmeden koşmak!


ALİYE YÜCEL

6 Nisan 2014 Pazar

BUKALEMUN OLMAK


2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü'ydü. Bu yazıyı okuyan kaç kişinin bir yakını otizmlidir (Otistik Değil, Otizmli!) ya da kaç kişi otizmli birini görmüş ve  tanımıştır bilemem... Pek çoğumuzun Yağmur Adam (Rain Man) gibi filmlerden tanıdığımız bir durum otizm... Filmde, Dustin Hoffman otizmli biri rolünü çok başarıyla canlandırmış; otizmin daha pek bilinmediği yıllarda otizme dikkat çekmişti. Otizm ve Asperger Sendromu kişilerde çok ilginç durumlar ortaya çıkarması sebebiyle pek çok filme konu olmuştur. İşte Bukalemun'da bu filmlerden biri... Mükemmel bir rol yeteneğine sahip, otizmli bir adamı anlatan kısa film...

Filmin konusu şöyle; Bir adam (Atıf Emir Benderlioğlu) sokaktaki ağacın dibinde kolları açık dikilirken bulunur. Dikkat çeken hali nedeniyle çevredekiler tarafından hastaneye götürülür. Orada hiç konuşmayınca, Psikiyatr Ebru'ya (Eda Akman) getirilir. Ebru, onun otizmli olduğunu düşünür. Kimsesiz olan adını bile söylemeyen bu adama Ozan adını verir. Ozan'ın hiç iletişim kuramamasına rağmen, çok büyük rol yeteneği vardır. Başarıyla pek çok kişiliğe dönüşür. Onun bu yeteneğini tesadüfen öğrenen Ebru ve stajyeri, Ozan'ı bir rol için oyuncu seçmelerine götürürler... Ancak Ozan bu rolü istemez. O çok basit bir rolün peşindedir...


Bukalemun, 2006 yılı yapımı psikolojik bir dram... Yönetmenliğini Alper Çağlar'ın yaptığı filmin başrollerinde; Atıf Emir Benderlioğlu, Eda Akman, Selçuk Çullu ve Çelik Bilge oynuyor. Filmin senaryosu oldukça sürükleyici... Oyunculuklar da çok etkileyici... Hiç konuşmayan Ozan'ın birden bir spor spikerine dönüşüp maç anlatma sahnesi, insanı hayrete düşürüyor. Atıf Emir Benderlioğlu'nun oyunculuğuna hayran kalmamak mümkün değil... Sadece bu sahneyi görmek için bile bu film izlenir.

Otizm iletişimi ve sosyal hayatı olumsuz etkileyen bir hastalık…  Ancak filmden de bir kez daha anlıyoruz ki otizm eksiklik değil, bir farklılık… Filmin adındaki gibi, her türlü kişiliğe mükemmel bir şekilde bürünmesi otizmlilerdeki dahiliği çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor. Ozan; kimi zaman bir spor spikeri, kimi zaman Hamlet, kimi zaman da Moliere'in Cimri'si oluyor... Üstelik bunları çok ustaca yapıyor.

Bukalemun, ülkemizde yapılmış konusunu otizmden alan belki de en çarpıcı film... Hatta, pek çok benzeri yabancı filmden daha başarılı... Seyrederken; gerçek dünya ile aralarına aşılmaz bir duvar koyan otizmli kişilerin, farklı dünyasına kısa bir yolculuk yapıyorsunuz. Alper Çağlar, onların hayatına bir ışık tutmuş... Otizmli birini tanımak ve anlamak için sadece 19 dakikanızı ayırmamız yeterli...


ALİYE YÜCEL