> Engeloji : 01.01.2013 - 01.02.2013

Translate

27 Ocak 2013 Pazar

VİCDANLAR ENGELLİ OLURSA…


Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan “Bakıma muhtaç engellileri köle gibi alıp satıyorlar” haberi duyan herkesi çok etkiledi. Nevşehir’de bir bakım merkezinde meydana gelen bu talihsiz olay gerçekten çok üzücü… Engellilerin mal gibi, köle gibi alınıp satılması insanı dehşete düşürüyor. Bu nasıl bir insanlık anlamak mümkün değil. İnsanlık nereye gidiyor diye düşünmemek elde değil… Üstelik bu bize yansıyan bir bölümü… Belki bilmediğimiz kayıt altına alınamayan bunun gibi yüzlerce vaka vardır.
2006 yılından bu yana devlet engellinin ailesine ya da kaldığı bakım merkezine maddi destekte bulunuyor. Özel bakım merkezleri her hasta için devletten asgari ücretin iki katı para alıyor. Böyle olunca da bu insani uygulama kısa sürede sadece maddi menfaat peşinde koşan kişiler tarafından istismar edilmeye başladı. Bakıma muhtaç engelliler rant kaynağı haline geldi. Engelliye İnsan gözüyle bakılmıyor, para gözüyle bakılıyor!
Haberden sonra gelen tepkilerden dolayı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olaya el koydu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, bu görüntülerin üç yıl öncesine ait olduğunu ve kurumun o görüntüler nedeniyle kapatıldığını açıkladı. Bakanlık ayrıca, bu merkezlere yüksek standartlar getiren, sıkı denetim ve yaptırımlar öngören yeni bir yönetmeliğin hazırlandığı, yönetmelik yayınlanıncaya kadar da yeni merkez açılmaması konusunda karar alındığını belirtti.
 
Bakanlık, bu konuda çok hassas… Bu tür bakım merkezleri için yeni standartlar getirileceğini ve çok sıkı denetime tabi tutulacaklarını bildirmişler... Bu konuda nasıl sağlıklı bir denetim yapılır bilemiyorum. Keşke olabilse… Ama zor, çok zor… Denetimden ziyade bu kurumlarda çalışanların insani değerlere sahip olması her şeyden daha önemli… Kendi normal çocuğuna bile tahammül gösteremeyen ebeveynler var. “Olur mu? Öyle şey…” demeyin oluyor! Bunun yanında yedi kat yabancı birine şefkatle yaklaşan kişiler olabiliyor. Bakım merkezlerinde çalışanların empati yeteneği yüksek, şefkatli, sabırlı, merhametli, öfke kontrolünü yapabilen ve vicdanlı kimseler olması gerekir. Yoksa bu tür vakalara daha pek çok yerde rastlanır.
Bu konu çok hassas bir konu… Bu konu kanayan bir yara… Engellilerin çoğu derdini anlatacak ve kendisine yapılanı şikayet edecek durumda da değil. Muhtaç haldeler… İnsanlıktan çıkmış davranışlarla karşılaşabiliyorlar… Yani suistimale çok açık bir alan… Böyle olunca da her şey vicdanlara kalıyor. Vicdanlar engelliyse maalesef yapılacak bir şey yok.
Kabul edelim ki engelli, hasta, yaşlı veya bakıma muhtaç kimselere hizmet vermek güçtür. Bunu dikkate almak gerekir. Denetimden ziyade bu tür yerlerde çalışanlar çok özenle seçilmeli… Bu seçme nasıl bir yöntemle olur ve nasıl bir sertifika almaları gerekir bilemem… Ama bu merkezlerde çalışacak personel mutlaka sosyal hizmet uzmanı, psikolog, pedagog, psikiyatr gibi kişilerin bulunduğu bir grup uzman tarafından ve çeşitli mülakatların yapıldığı bir dizi eleme sonucunda seçilmelidir. Seçilebilir mi? Evet seçilebilir… Bu seçim çok önemli…
 
ALİYE YÜCEL

20 Ocak 2013 Pazar

“MEHMET ALİ BİRAND” OLMAK



Geçtiğimiz gün hayatını kaybeden Mehmet Ali Birand’ın engelli olduğunu pek çok kişinin bilmediğini tahmin ediyorum. Hakkında pek dile getirilmeyen, kendisini sadece televizyonlardan tanıyanların bilmediği bir durum engelli olduğu… Ben de çok geç öğrendim. Ayşe Arman geçtiğimiz ay Mehmet Ali Birand’la yaptığı röportajında merak ettiğim bu konuyu onun ağzından yazmış… Ayşe Arman bu konunun hikayesini Can Dündar’ın Mehmet Ali Birand’ın hayatını yazdığı “Birand - Bir Ömür, Ardına Bakmadan” isimli biyografiden okuyor.  
Öğreniyoruz ki, Mehmet Ali Birand’ın bacağının sakatlığı iki yaşında küçük bir çocukken olmuş… Pek çok engelli birey gibi bunun bedensel ve ruhsal sıkıntılarını çekmiş… Ayşe Arman “Hayatınızdaki dönüm noktalarından biri bacağınızdaki yara.” O kazanın hikayesini bir de sizden dinleyelim.” diyor. Mehmet Ali Birand bacağının nasıl sakatlandığını şöyle anlatıyor:
“Erenköy’de ahşap bir köşk… Kömür sobası iyice ısıtılmış. Üzerinde bakır bir güğüm içinde fokur fokur su kaynıyor. Annem, suyu leğene alıyor, birazdan soğuk suyla ılıştıracak, daha yapmamış sonra abimle beni yıkayacak. Ben de acayip yaramazım, yürümeyi yeni öğrenmişim, arkadan anneme doğru koşup sırtına atlayıveriyorum. Annem, “Amaaan! demeye kalmadan, sol ayağım kaynar suyun içine dalıyor. Annemin çığlıklarıyla benimki birbirine karışıyor. Üzerimde pazen bir pijama var, zor bela çıkarıyorlar. Pijamayla birlikte, bacak derim sıyrılıyor…”
 
Sadece sol bacağı yanıyor ama anlattığından büyük bir hayati tehlike atlattığı anlaşılıyor. Ateşi çıkıyor, bir türlü düşmüyor. Serum veriliyor. Ölümden dönüyor. Sonra da yıllarca sürecek hastane maceralarına başlıyor. Bir yılını hastanede geçiriyor. Hayatını etkileyen beş önemli ameliyat oluyor. Yanlış tedavi ve bacak kemiğinin kendi kendini onaramayışı Birand’ı “aksak” yapıyor.
Ayşe Arman’ın “Kendinize neyi ispat ettiniz?” sorusuna “Benden de bir şey olabilirmiş! O topal, sıradan, vasat ve obez çocuktan…” diye cevap vermesi ne çok şey anlatıyor. Kendine önceki bakışı ile şimdiki bakışı arasındaki fark ve geldiği nokta çok çarpıcı…
Engelli olmasıyla ilgili en vurucu soruyu Ayşe Arman şöyle soruyor: “Sizdeki başarma arzusunun sebebi bu kaza mı?” Mehmet Ali Birand bu soruyu da şöyle cevaplıyor: “Evet muazzam kamçıladı beni! Bacağımın kısalığını kapatabilmenin yolu başarmaktı. Hayatım boyunca bunun için uğraştım. O “Topal” lakabından kurtulmalıydım.” Bunu Mehmet Ali Birand'ın ağzından duymak çok etkileyici… Bazı lakapların engelliyi nasıl incittiğini anlamak hiç de zor değil! Hırsını, azmini, başarma isteğini bacağının durumundan almış… O, topal lakabından kurtulmak için, ona topal denilmesin diye, “Mehmet Ali Birand” olmuş…

ALİYE YÜCEL

13 Ocak 2013 Pazar

BU GOL KIZIM İÇİN…

 

“Brezilyalı ünlü futbolcu Romario kızı için milletvekili oldu.” haberini duyduğumda bir an şaşkınlık yaşadım. Bir baba kızı için neden milletvekili olur ki? Eğer çocuğu engelliyse; bir şeyler yapmanın ve bazı şeyleri değiştirmenin gereğini görürse olur. İşte efsane golcü Romario de Souza Faria da bu yüzden siyasete atılmış ve milletvekili olmuş… Kızı için farklı bir sahada kendini göstermek istemiş!
Ünlü futbolcu Romario, 2005 yılında altıncı çocuğu Ivy’nin Down Sendromlu olarak doğmasından sonra çaresiz kalıyor. Ama çabuk toparlanıyor. Önce Brezilya’dan Amerika’ya transfer oluyor. Kızını daha iyi tedavi ettirmek için… Ama bazen para bile yetmez olur. Para ile elde edilemeyecek şeyler olur. Çünkü bir yerde tıkanır ve “Nasıl bir çare bulabilirim?” noktasından “Neleri nasıl değiştirebilirim?” noktasına gelir. Bunlara bir çare, bir yol bulmak gerekir. Romario böyle yapmış... Politikanın uygun bir yol olabileceğini düşünmüş… Brezilya Sosyalist Partisi’ne girmiş ve 2010 yılında Rio de Janerio milletvekili olarak kongreye seçilmiş… Tüm bunları Down Sendromlu kızı için yapmış…
Bilmeyenler için; Down Sendromu genetik bir farklılıktır. Vücut hücrelerinin 46 yerine fazladan bir kromozoma yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromlular farklı bir yüz görünümüne sahiptirler. Hepsi birbirine benzer. Çok sevimlidirler. Down Sendromlu çocuklar yavaş büyürler, yavaş öğrenirler. Zeka sorunları vardır. Problem çözmede ve karar vermede çok zorlanırlar. Özel eğitim ve fizik tedavi görmeleri gerekir. Ancak böylece günlük yaşantılarını sürdürmek için gereken bazı şeyleri öğrenebilirler.  
 
Her engelli gurubunda olduğu gibi Down Sendromlu çocukların da sağlık, bakım, eğitim ve çalışma gibi alanlarda çeşitli sorunları olur. Tüm bunlara çözüm bulmak için Down Sendromlu bireyler ve aileleri büyük mücadele vermeleri gerekir. Bu dünyanın her yerinde böyle olduğu için Romario da kızı Ivy için neler yapabileceğini düşünüyor sonra siyasete atılmanın gerekli ve anlamlı olduğuna karar veriyor.
Futbolcuyken antrenmanlara bile devamda zorluk çeken Romario, Brezilya parlamentosunda hiç devamsızlık yapmamış! Parlamentonun en çalışkan, en açık sözlü milletvekillerinden biri ve engelli haklarının savunucusu olmuş… Pele’den sonra dünyanın en çok gol atan ikinci futbolcusu ve Altın Ayakkabı sahibi Romario kızı için, “Bu bana bir hediye! Ben daha mutlu, daha sabırlı ve daha hoşgörülü bir adam oldum. Kızım bana siyaset için bir amaç sunarak, olgunlaşmama yardım etti” diyor.
Engelli haklarına odaklanan Romario, adını kısmen kızından alan bir yasanın onaylanmasında çok önemli rol oynuyor. Bu yasa ile engellilere özel devlet yardımı sağlanıyor. Bu yasanın çıkması için çalışmalar yaparken milletvekili arkadaşlarının ağırdan almasından dolayı çok zorlanan Romario, yasanın çıktığı gün çok mutlu oluyor. “Şimdiye kadar binin üzerinde gol attım. Ama bugün attığım golü hiçbirine değişmem!” diyor. Farklı sahadaki bu golü kızı ve tüm engelliler için atıyor…
 
ALİYE YÜCEL
 
 

 

6 Ocak 2013 Pazar

AŞK HER DİLDE AYNI…



Uzun zamandır “Başka Dilde Aşk” filmini yazmak istiyordum. Yani, bu yazı biraz geç kalmış bir yazı… Film, engelli duyarlılığı adına yapılan en güzel Türk filmlerinden biri… İşitme engelli bir genç adamla, hiçbir engeli olmayan bir genç kızın hikayesi… Film, konuşmadan anlaşmak mümkün müdür? Sorusunu soruyor ve cevaplıyor.
Filmin konusuna gelince: İşitme engelli Onur, bir kütüphanede çalışmaktadır. Babası, Onur küçükken onu ve annesini terk etmiştir. Onur, bundan kendini sorumlu tutmuş ve konuşmayı öğrendiği halde konuşmamıştır. Galatasaray kürek takımında olan Onur takım arkadaşının nişan partisinde Zeynep’le tanışır. Hiç konuşmadan geçen gecenin sonunda Zeynep Onur’un işitme engelli olduğunu öğrenir. Ancak yine de ondan vazgeçmez... Bir çağrı merkezinde çalışan ve hiç tanımadığı kişilerle devamlı konuşmak zorunda kalan Zeynep, konuşmadan anlaştığı Onur’la çok mutludur…
Filmde Onur’u Mert Fırat canlandırıyor. Nasıl başarılı anlatılmaz, görmek lazım. Oynamamış, yaşamış sanki… Filmi seyredip daha sonra Mert Fırat’ı konuşurken görürseniz bir an şaşkınlığa uğrayabilirsiniz!  Aaa! Bu adam konuşuyormuş diye! Aynı zaman da senaryo da ona ait. Kafasında işitme engelli birinin hikayesi varmış ve bunu filmin yönetmeni İlksen Başarır’a anlatmış senaryo haline getirmişler ve çok güzel bir iş başarmışlar… Mert Fırat, bu senaryoyu yazarken bir arkadaşından etkilenmiş… Zaten rolünü bu kadar güzel oynamasını bir işitme engelliyi tanımasına bağlıyorsunuz. Başka türlü nasıl bu denli gerçekçi olabilir ki… 
Mert Fırat, Saadet Işıl Aksoy ve Lale Mansur bu film için işaret dili öğrenmişler… Mert Fırat’ın dışında başta Zeynep rolündeki Saadet Işıl Aksoy ve Onur’un annesini canlandıran Lale Mansur olmak üzere diğer oyuncular da çok başarılı… Saadet Işıl Aksoy çok doğal… Lale Mansur’a gelince engelli birinin annesi nasıl olursa aynen öyle…
Film, engelliye toplumumuzda nasıl bakıldığının örneklerini ve mahalle baskısını gösteriyor. Zeynep’in arkadaşları “Aslında sağır olmasa yakışıklı çocukmuş…” ve “Annen, baban Onur’un halini öğrenince ne olacak?”, Zeynep’in babası ise “Neyini eksik ettik ki, eksik bir adamla birliktesin?” diyebiliyor! Onur’un annesi Zeynep’in engelli olmadığını öğrenince ilişkilerini onaylamayıp oğluna “Ben seni düşünüyorum, üzülmemen için…” diyor. Onur ise tüm bunlar için annesine “Babam utandığı için… Sen korktuğun için…” diyerek engellilere bakışlardaki yanlışlığı dile getiriyor.
Filmde çok etkileyici sahneler var. Ama birkaç sahne var ki… Sadece bunlar için bile bu film seyredilir. Zeynep ve Onur’un ağladıkları sahne, Onur’un annesiyle tartıştığı sahne,  bir de psikolojik engelli komşularına jest yaptıkları sahne… Öyle sarsıcı ki… Öyle duygu yüklü ki… Etkilenmemek mümkün değil.
Film, romantik komedi ama çok önemli sosyal mesajlar veriyor, hem de insanın gözüne sokmadan ve duygu sömürüsü yapmadan… İşitme engellilerin dünyasını da çok güzel ayrıntılarla (çalar saat işlevini gören sallanan yatak gibi) anlatmış… Filmin alt yazılı olarak yayınlanması ve böylece işitme engellilere de ulaşması çok yerinde… Sonuç olarak hala seyretmemiş olanlar varsa mutlaka seyretmeli…
ALİYE YÜCEL